Turkish Tale

Nisan 6, 2007

Resmi duvara astıran ressam!

Kategori: ÜNLÜLER — turktale @ 7:16 am
Resmi duvara astıran ressam!

Bir ressam öldükten yıllar sonra, ona ait tablolarla internette bir resim sergisi açacağımı nereden bilebilirdim? Ama oldu işte.
Duvara resmi astıran ressam olarak tanınan ressam Necdet
Kalay ile bir sergide tanışmıştık. Ben serginin haberi için fotoğraf çekiyordum, sıkılgan bir ifade ile. “Tablolar satıldıktan sonra geriye bir şey kalmıyor, bu resimlerin bire bir fotoğraflarını çekebilir miyiz? Hem bu şekilde ne yapmışız elimizde bulunmuş olur” Dedi. “Olur” dedim. Teşvikiye’den Ihlamur’a dik inen yokuşlardan birinde bulunan bir apartmanın giriş katında ki atölyesine yaptığı resimler biriktikçe gittim. Fotoğraf sehpamı kuruyor gün ışığı alan pencere kenarında gözün gördüğü 46 derecelik bakış açısına sahip 50 mm lik normal objektifle deformasyon yapmadan diaları çekiyor, en iyi kareleri kendisine veriyordum. Bazı tablolar vardı onlar özel koleksiyon diye satılmıyor, duvarların tavana yakın yerlerinde asılı duruyorlardı. Bunlardan bir tanesi de eski Galata Köprüsünün üzerinden kırmızı tramvaylar, altından kömürlü römorkörlerin geçtiği bir nostaljik ve aydınlık bir tabloydu. Satılık değildi ya benim içim gitmişti…
Necdet
Kalay haftada bir iki gün sabahları resim kursu da veriyor, olgun yaştaki talebelerine resim yapmayı göstererek öğretiyordu. Bir başka gidişimde Kalay’ın değişik bir çalışması ile karşılaştım ünlü ressam resmi bir kenara bırakmış gibi bu defa oldukça büyük bir seramik pano yapmıştı! Kare kare karo fayanslarla oluşan pano muhteşemdi, fakat gel gelelim fotoğrafını çekmek inanılmaz zordu. Fotoğraf Dünyasında bazı objeler vardır çekimi çok zordur. Mesela vitrin camı, akvaryum gibi ayna gibi parlayan yüzeyleri fotoğraflarken yansımayı kesici bazı filtreler kullanarak bir ölçüde kesebilirsiniz de, renklere sağdık kalmak şartıyla, loş ışıklı veya tek yönden gelen ışıklı mekânlardaki büyük taşınmaz panolar oldukça problemlidir. Kolay gibi görünürse de metal para fotoğrafı da çekmek zordur, hep yüzeyin ışık gelen yanı parlama yapar. Özel çadır kurup tam tepeden ışık vermek gerekir. Gümüş kupalar, seramik, cam vazolar hep sorun çıkarırlar. Objeyi çekerken kendi görüntünüzü bile çektiğiniz olur. Hatta parlayan zeminlere o bölümlerine matlaştırıcı spreyler bile sıkılır. Konu fazla dağılıp başka yöne gitmeden biz yine Necdet Kalay’a dönelim.
Resimlerinde kullandığı klasik konuları, temaları artık kanıksamaya başlamıştım. Göze hoş gelen Safranbolu Evleri, kar manzaraları, trenler, tekneler, illaki römorkörler, folklorik figürlü tablolar herkesin ilk görüşte kendi dünyası ile köprü kurabileceği, çarçabuk alışacağ
ı, sıcak, samimi, sempatik özellikler taşıyordu.
Bazı resimleri bitene, hatta satış öncesine kadar imzalamadığını söylemişti. Ressamların tablolarının çalınmasına karşı almış oldukları bir önlem olsa gerek diye düşündüm. Öyle ya imzasız resmi kim alırdı, resme değer katan biraz da tabloyu kimin yaptığıydı.
Arkadaşlarım uyarmıştı beni, çekimlerim için para verirse alma, parayı her zaman kazanırsın, alabilirsen resim al, ilerde çok para eder demişlerdi. Günün birinde böyle bir teklif yaptı ressam Necdet Kalay. Üç tane küçük ebatlı resim gösterdi ve birini seç dedi. Ben de öyle yaptım seçtim birini. Tabii bu Haliç’te çok römorkörlü, kahverengi hâkimiyetinde bir resimdi. Durur hala. Nasihatleri da olmuştu, mesela “Bir sanatçı unutulmamak için 10 yılı geçirmemeli, bu nedenle beş yılda bir sergi açmalıdır”. Demişti.
Bir akşam evimin telefonu saat 23.00 sıralarında çaldı. Karşıda ki ses Necdet Kalay’dı hatır sordu, sohbet ettik. Yaa Haluk dedi. Bugün doktora gittim, moralim bozuldu diye ekledi. Hayırdır hocam dedim. Devam etti. Dr “Sen böyle yaşamazsın yakında ölürsün” dediğini nakletti.
Şok oldum, aman ağabey ne diyorsun, Allah geçinden versin, peki siz şimdi kendinizi nasıl hissediyorsunuz? Dedim. “Bir şeyim yok canım, iyiyim ben” Dedi. Bir de kahkaha patlattı. İyi dileklerde bulundu, telefonu kapattı.
Sabah olmuş, radyoyu açmış, işe gitmek üzere hazırlanıyordum.
Duyduklarım karşısında buz gibi dondum! Dün geceki telefon sanki
bir veda dı! Ressam Necdet Kalay geçirdiği beyin kanaması sonucu ölmüştü!

 
 

 

 

 

vedat günyol

Kategori: ÜNLÜLER — turktale @ 7:15 am
2004 yılında Dünya Yayıncılık’dan çıkan “Denemeler” kitabına kapak fotoğrafı çekmek için gitmiştim Vedat Günyol’a.
Maltepe’de yüksek bir binanın tren yoluna karşı penceresinden bakarken söyledi bugüne dek oturduğu beş evin de penceresinin tren yoluna baktığını…
Olgun yaşına rağmen dinamik, yazı yazma arzusu içindeki görüntüsü insana yaşama, üretme isteği, enerjisi veriyordu.
Uysal mütevazı, esprili bir kişilik sergiliyordu. Çalan telefon ile henüz başladığım fotoğraf çekimine ara verdik. Arayan yanlış bir numaraydı, Vedat Günyol’un verdiği esprili cevapla delikanlı çağında biriyle konuştuğunuzu sanabilirdiniz. Biz tekrar çekime döndük. Sağlığına ortak olan rahatsızlığına hiç aldırmıyordu, bunu büyük bir cesaretle neredeyse övünür gibi söylemişti. Kendisini kabullenmiş görünce ben de öyle yaptım. Fotoğraf çekimine büyük bir itina ve zevk alarak devam ettim. Tuttuğu notları, yazı karakterini, gözlüğünü, kalem tutan parmaklarını, masasını üzerindekileri, en sevdiği heykelcik biblosuna kadar tüm detayları makro çekimlerle belgeledim. Çıplak gözle bile kitaba, yazıya bir ömür verdiği çok çabuk anlaşılıyordu. Objektif içinden bakınca ise ister istemez asırlık koca bir çınarın daha yazacak çok olduğu izlenimine kapıldım. Çekimler bitti ama oyalandım. Biraz daha kalmak istedim. Yanında bir kelime duymak, birkaç şey öğrenmek en büyük kazançtı.
Evine çok yakın olan ve adına kurulmuş kitaplığa gideceğini öğrenince beraber çıktık evden. Onu benim geldiğim 73 model VW kaplumbağa ile götürdüm, kitaplığın kapısında, adının yazdığı tabelanın karşısında indirdim. Bir de vedalaşırken elini öptüm. Biraz saygıdan, sevgiden biraz da belki yazarlık bulaşır ümit ve hayaliyle.
Bir camdan uzaklara bakışını unutamam, bir de hayata bakışını.

Not: Bu yazı Cumhuriyet Yayınları tarafından çıkarılan, Ali Ekber Ataş tarafından hazırlanan, çeşitli yazarların görüşlerini içeren, 2004 yılında 95 yaşında kaybettiğimiz “Vedat Günyol’a Armağan 100′e 5 vardı” kitabındaki Haluk Özözlü yazısıdır.




Kanuni Sultan Süleyman Balonuyla Türkiye Gezisi

Kategori: ÜNLÜLER — turktale @ 7:14 am
Kanuni Sultan Süleyman Balonuyla Türkiye Gezisi

ABD’nin sayılı zengin iş adamlarından biri olan ve ünlü FORBES ekonomi dergisinin sahibi, Turgut Özal’ın arkadaşı Malcom Forbes özel hobisi olan ve Kanuni Sultan Süleyman şeklinde imal ettirdiği balonu ve yine özel ekibi ile Türkiye’ye gelmişti. Forbes dev balonuyla Ankara, Konya, Pamukkale, Ürgüp, Efes ve İstanbul’da uçuş yapacak, organizasyona katılan basın mensupları yaşananları gazete ve TV kanallarına haber yapacaklar. Organizasyonu zamanın gözde ajanslarından olan Cen Ajans üstlenmiş, Hürriyet gazetesi için turu takip görevi de bana verilmişti. İstanbul’dan Ankara’ya doğru hareket ettik, Bolu’da mola veren kafile, Akşam Ankara Büyük otele yerleşti. Sabah Esenboğa hava alanında özel uçağı ile Amerika’dan gelen Malcom Forbes, oğlu ve ekibi karşılandı. Anıtkabir ziyareti gerçekleştirilmiş, mozoleye çiçek koyan Forbes ekibi, daha sonra basın toplantısı yapmıştı. Gece otelde gelişlerine verilen partide dansözlü, eğlenceli havuz başı yemeği yenmişti. Program gereği rüzgârın en az olduğu sabah erken saatlerde kalkılıp, uçuş yapılacak sahaya gidilecek balon uçuşu gerçekleştirilecekti.

İlk gün Zamanın başbakanı Turgut Özal’ı başbakanlık konutunda ziyaret eden Malcom Forbes biz gazetecilerin ve başbakanlık korumalarının hiç de alışık olmadığı biçimde başbakanlığa geliş şekli hepimizi şaşırtmıştı. Özal konutun kapısında korumalarla bekliyor, ilerlemiş yaşına tezat Malcolm Forbes, Harley Davidson motosikletlerden kurulu ekibiyle Başbakanlık konutuna giriyordu! Bu ilginç karşılaşma sonrası anı fotoğrafları çekilmiş, özlem giderilmiş, ayaküstü sohbet sırasında Forbes’in sırtında “Kapitalist Araçlar” yazan yeleği şakayla karışık Özal’a da giydirilmişti.
İlk uçuş Ankara 19 Mayıs Stadyumunda gerçekleştirildi önce balon şişirilip statta toplanan meraklı halk kitlesine gösterildi, motosikletli grup stat içinde turlarını atıp gösteride bulunmuşlar ve ertesi sabah stattan uçuşa başlayan Kanuni Sultan Balonu Ankara semalarında boy göstermeye başlamıştı. Padişah biçimli balon şaşkın bakışlar arasında Ankara otogarı yakınlarında boş bir alana inmişti. Bu uçuşlarda motosikletlerin esas görevleri Malcolm Forbes’in uçtuğu balonu karadan takip etmek, indiği bölgeye en kısa zamanda ulaşıp balonun sepetindekilere ilk yardım müdahalesini yapmaktı. Bu iş için en son model, en güçlü motorlar, ABD de Forbes kondisyon merkezinde görevli sportmen vücut yapılı sürücüler seçilmişti. Uçuşun yapılacağı ikinci etap için Ankara emniyetinden verilen eskort eşliğinde il sınırlarına kadar birlikte gitmiş, daha sonra girdiğimiz ilin eskortu kendi il sınırında önümüze geçip konvoya eskortluk yapmıştı.

Kapadokya Uçuşu
Ürgüp, Göreme, Uçhisar uçuşu için bölgeye gelen kafileyi Ürgüp’te folklor ekibi ve yetkililer karşılamış, Forbes folklorcularla bir ara folk oynamıştı.
Sabah erken kalkılıp uçuş için hazırlıklar yapıldı, motor gürültüsü olmadan, gün doğumunda balonla Mars gezegeni yüzeyine benzeyen peri bacaları üzerinde Kapadokya uçuşu heyecan verici olacaktı, ne var ki aşırı rüzgâr 5 nat şiddetinden çok fazlaydı, bu nedenle uçuş gerçekleştirilemedi. Jandarma korumaları eşliğinde bölgeyi gezmekle yetinen Amerikalılardan oluşan grupla, bir sonra ki etap olan Konya iline doğru yola çıkılmıştı. Ekipte 15 motosiklet, basın mensuplarını taşıyan otobüs, ajans görevlilerin 4×4 araçları, balonları taşıyan araçlar, Sancak Air’e ait helikopter bulunuyor. Beyşehir gölü paraleli Harley Davidson motorlarının gövde gösterisi şeklinde geçildi.

Konya uçuşu
Konya iline gelip otellere yerleşen ekibin gazeteci grubunda haber yapamamamın sıkıntıları baş göstermeye başlamıştı. Böyle basın mensuplarının bir arada gezdirildiği organizasyonlarda yapılan her hareket, her gazeteci tarafından çekilip yazıldığı için özel haber yapma imkânı pek olmaz, her gazetede aynı haber çıkar, zaten TRT hepimizden önce haberi akşam bülteninde izleyicilere seyrettirince, sizin yapacağınız haber hep bayat haber olur, gazeteler de kullanmazlar. Bu nedenle özel haber, yakalamak diğer basın mensuplarını atlatmak kaçınılmaz olur. Kafaya koymuştum gruptan ayrı bir şeyler çekmeliydim. Konya gezildi, konuk Forbes ekibine yapılan sema gösterisi izlendi.
Sabahın erken saatlerinde Konya şehir stadına gelen kafile balonu şişirirken ben de Konya sokaklarında çocuk balonu aramıştım. Ön planda bizim çocuklar oyuncak balonla oynarken arka planda dev balonu çekecek mukayeseli, bu farklı kompozisyonu gazeteme gönderecektim. Tüm kırtasiyecilere, oyuncak dükkânlarına soruyor bir türlü çocuk balonu bulamıyordum. İşin ilginç yanı kimse nerede bulabileceğimi bilmiyordu. Sonunda biri “Sünnet malzemesi satanlara bak” dedi ve ilk gördüğüm sünnet malzemesi satan dükkâna girdim. Yok dediler, yani var da tek başına yok diye tekrarladılar. “Takımı bozamayız” diye yinelediler. Şaşırmıştım. Ne takımı, takımda ne var diye üsteledim. Maşallah yazısı, asa baston, sünnet şapkası ve de iki balon. Hoppala bir balon almak için sünnet takımını alacak değilim dedim fakat size balonların fiyatının iki mislini veririm deyince iki milyona iki balonu istemeye istemeye kutudan çıkaran adamın elinden balonları kapıp stada koştum. İki çocuk bulup resmi çektim ama istediğim gibi de olmadı. Kurgulanmış zorlama resimleri zaten sevmezdim. Sahtekârlık yapmak gibi gelirdi bana. Kısa süre sonra rüzgâr şiddetini artırdı Kanuni Sultan Süleyman balonlu Malcom Forbes, Ürgüp’ten sonra Konya’da da uçamadı. Moraller bozuldu Konya’dan ayrıldık. Yol üzeri yemek molası Eğridir Gölü kenarında bahçeli bir restoranda verilmişti. Yemek yendi ekip yola koyulmak üzereyken yavaşça Forbes’in yanına geldim Hobisi balon olan, çeşitli balonlarla Dünyanın çeşitli yerlerinde uçan Forbes’e diğer gazetecilere çaktırmadan elimdeki çocuk balonunu uzatıp şişirmesini istedim. Şaşırdı, gülmeye başladı, beni kırmadı herkesin kahkahaları arasında balonu şişirdi. İşte tam bu sırada Amerikalı ekipten biri yemek çatalını göstermeden batırmaya çalıştı, balon patlamadı, tam patlama anını yakalayacağım, demeye kalmadı bu defa bir başka Amerikalı balonun altından çakmağını yaktı balon patladı, parçalar her bir tarafa dağılırken Forbes’in yüzü ilginç bir hal aldı. Sese uyanan gazeteciler koşup geldiler ama iş bitmişti.
Tekrar yola koyulmuştuk, isteyenler sırayla Amerikalıların kullandığı motosikletlerin arkasında seyahat ediyor, sırayla balona, helikoptere biniyordu. Harley Davidson motora binme sırası bendeydi. Motorlar tabiri caizse hayvan gibiydi. Sürücüler müzik setlerinin seslerini sonuna kadar açıyor, ayaklarını gidona doğru uzatıp, çoğu zaman ellerini gidondan ayırıp göğüslerinde kenetliyor, ip gibi düz yolda kilometrelerce böyle mum gibi gidiyorlardı. Motordan motora bu tip görüntüleri çekmiştim. Kafile başında yol alan ilk motorda Forbes’i de fotoğraflamıştım. Motoru arkasına bindiğim Amerikalı sürücü “sıkıca bana sarıl” dedi ve km saatinin 200 km nin üstüne ani çıkışıyla yüzümdeki etlerin kemikten ayrılır gibi olduğunu hissettim. Araç da ki gibi değil, motor üstünde hızı, rüzgârı yüzünüzde hissetmek, paraşütle atlamak gibi geliyor. Bir sonra ki etap olan ve benim defalarca gittiğim, patlamış mısıra, peynir şekerine, pamuktan yapılma bir kaleye benzettiğim Pamukkale’ye geldik.

Kanuni Sultan Süleyman Pamukkale’de
Uçuş için bir telaşla kalkılıp sabah erken hareket edildi ovaya doğru. Arkadaşlar “gelmiyor musun” dediler, “hayır” dedim “hep balonu çekiyoruz alttan gökyüzüne doğru, oysa ben balonun Türkiye’de herkesin bildiği bir özge ile çekmek istiyorum, bu nedenle ön plan traverten yapacağım, arkada balon uçsun istiyorum” dedim.
Grup gitti balonlar şişirildi, bir balonda Forbes ve ekibi var, diğer balonun sepetinde basın mensuplarından Nebil Özgentürk, TRT kameramanı var. Helikopter de havalandı, balondan balona telsiz konuşması yapılıyor, bu sesler kayda alınıyor, basit gelebilir ama cep telefonunun olmadığı o yıllarda havada Forbes ile yapılan ilginç bir diyalog olarak sayılabilir. Geçtim travertenlere balonlar bana doğru uçmaya başladılar, düşündüğüm kompozisyon karşımda. 36,5 derece sıcaklıkta ki termal suya sahip Pamukkale travertenlerinin ılık sularında yüzenlerin Kanuni Sultan Süleyman balonuna bakışlarını fotoğrafladım. Pamukkale Pamukkale olalı böyle bir balon görmemişti.
Uçuş bitti bir süre sonra balon ekibi otele döndü. Herkesin suratı bir karış. Önce arkadaşım Nebil ile konuştum. Nebil de hafif sıyrıklar var, belli ki ters giden bir şeyler olmuş, kaza geçirilmiş.
Gazetecilerin bulunduğu balonda olan Nebil uçarken tedirginlik yaşıyor, arkasından sarkan ipe tutunuyormuş. Oysa o ip, balonun içindeki ısınan havayı boşaltmak için kullanılan tahliye kapağını açmaya yarayan ip görevi görüyormuş. Amerikalı baloncular yükselmek için balon içine sıcak hava yakıyorlar, brülörler havayı gönderirken ip çekilince ısınan havayla yükselmesi gereken balon irtifa kaybedip zemine yaklaşıyormuş. Amerikalı baloncu Nebil’e bu ipi sakın tutma dese de hava şartlarında ve havada olmanın yarattığı endişe ve panikle İp sık sık tutulmuş. Sonunda balon karpuz tarlasına iniş yapmış, rüzgârın etkisiyle sepeti içindekilerle beraber yerlerde bir süre sürüklemiş, köylüler koşup gelmişler sepeti tutup inmelerine yardım etmişler, su filan vermişler.
Forbes’in uçtuğu balon hakkında kimse bir şey söylemedi ama yüzü güneşten bir hayli yayan Forbes yüzüne krem sürerken onun da keyfi biraz kaçıktı.

Antik Kent Efes
Akşam konaklama yapılacak olan İzmir Büyük Efes oteline gelinmişti. Forbes akşamları erken yatıyor, sabah herkes den önce kalkıyor, 20 lik delikanlı gibi tüm ekibi dinamizmiyle şaşırtıyordu. Bu defa antik kent yanında Selçuk Efes Hava Alanı yanında uçulacaktı. Yine motorlar hazır, easy rider ekibi gibi tozu dumana katarak dolaşılıyor, balonun uçuşu bekleniyor, rüzgâr uçuşa izin vermiyor, şişirilen balon bir kez daha söndürülüyor.

Son etap İstanbul
Helikoptere binme sıramı kullanıyor, Efes antik kenti üzerinden bir tur atıp önce İzmir’e, iniyor, yakıt alıp sonra Balıkesir’e yöneliyoruz. Bir arkadaşı okul bahçesine indiriyor yola Sancak Air hava yollarına ait helikopterle 3 kişi devam ediyoruz. Havada fırtına var! Helikopter dağların yamaçlarından geçerken ağaçtan kopmuş kuru yaprak misali savruluyor, hayattan ümidi kesiyor, oturduğum koltuğu her iki yandan sıkıca tutuyorum. Pilot “şey yapma” diyor, “bir şey değişmez bak burası benim ofisim, ben her gün burada yaşıyorum, çalışıyorum”. Ne mümkün. Altımda Uluabat Gölü, kabin camının altında gözüme sığmıyor, üstümde pervane rüzgâra karşı koyarcasına dönüyor, motorun
sesi salınışlarla bir hızlanıp bir yavaşlıyor. Bursa’ya geliyor, Nergis Hava yollarına ait piste iniyoruz. Pilot’a sağ salim getirdiği için teşekkür ediyorum. Vedalaşırken “Sen bu havada uçtun ya bir daha hayatta korkma artık” diyor. “Ben hayatımda hiç böyle bir havada uçmadım bu havada da uçulmaz zaten” diye ekliyor! (Aynı pilot İstanbul’da reklâm çekimi sırasında iki helikopterin havada çarpışması sonucu vefat etmişti)
Yolculuk Otobüsle tamamlanıyor.
Yalova’dan İstanbul’a feribot geçişinde herkes birbirinin fotoğrafını çekiyor. Ben de Forbes ile turun anısını belgeleyen, motor üstünde bir fotoğraf çektiriyorum.
Ali Sami Yen stadında yapılacak olan son uçuş denemesi de balon şişirilmesine rağmen rüzgâr nedeniyle gerçekleşmiyor.
Malcom Forbes sabah Cumhurbaşkanı Sayın Kenen Evren’i Kalender de ki Cumhurbaşkanlığı yazlık konutunda ziyaret ediyor. Akşam Sakıp Sabancı Atlı Köşk’te şerefine yemek veriyor. Bu neşeli davette fotoğraflar çekiliyor, hatta gecenin anısına kravatlarını değiştirmeye teklif ediyor. Boynunda ki ipek kravatı çıkarıp Forbes’e veriyor, karşılığında Forbes’ten kravatını alıyor, alırken de bakıyor. İpek kravat verip karşılığında dandik bir kravat aldığını fark ediyor, basın mensuplarına dönüp “Şu işe bak yau bir de Kayserili olacam, biz bu alış veriş de bal gibi kazıklandık” diyor. Kahkahalar geceye, atlı köşke yayılıyor.
Malcolm Forbes ertesi gün Ankara’ya geldiği özel uçağı ile İstanbul Atatürk Hava Limanından ekibi ve balonuyla memleketine dönerken terminalde Pamukkale de çektiğim fotoğraflı haberin yer aldığı gazeteyi kendisine veriyorum, gülerek bakıyor, yanına alıp ayrılıyor. Yıllar sonra Baba Forbes hayata veda ediyor.
Bu defa oğlu Smith Forbes, 2005 yılı Ekim ayında Türkiye’de yayın hayatına başlayan FORBES dergisi için İstanbul’a tekrar geliyor.

 

Yazı ve Fotoğraflar: Haluk Özözlü….

müjde ar ile göz göze

Kategori: ÜNLÜLER — turktale @ 7:14 am

Genellikle bir muhabir bir foto muhabiri birlikte giderdik ünlülerin ev röportajlarına. Yine öyle yapmış İstanbul’un lüks semtlerinden biri olan Etiler’e doğru yola çıkıp Ak Merkez Plaza yanından Ulus Mahallesine doğru yönelmiştik. Gözüm sağ tarafta 20 kusur yılda ne kadar değişmiş dediğim yerleri arkadaşıma gösteriyor, bir zamanlar bu yolun sağ tarafında ki geniş arazinin Trafik İmtihan Sahası olduğunu, 1973 yılında ehliyet imtihanına burada 124 Murat marka kiralık bir otomobille girdiğimi anlatıyordum ki Müjde Ar’ın Ulustaki evine geldik, karşılanıp içeri alındık.
İç mimarisi farklı bir evdi. Salonun tam ortasından dairesel bir boşlukla aşağıya doğru bir merdiven iniyor. Müjde Ar, o zamanlar çok yeni olan bilgisayar işine meraklı olduğunu alt katı bu yöndeki çalışmaları için ayırdığını anlatıyordu. Uzunca bir masa üzerinde birikmiş olan yerli yabancı okuduğu kitapları gösterdi, neler okuduğunu anlattı. Türk sinemasında pek az başrol oyuncusunun yabancı lisan bildiğini, kendisinin de bu azınlık içinde olduğunu söyledi. Muhabir arkadaşım önce fotoğrafları çekelim, sonra da söyleşiyi yaparız. Dedi. Peki dedim ama ben her zaman fotoğraflarını çekeceğim kişinin ruh dünyasını, mimiklerini, hangi ifadelerde hangi açıdan en belirgin fotoğrafı verdiğini öğrenmek için röportaj boyunca inceler, sonra çalışmayı isterdim.

Salonun ucunda siyah bir piyano, kuyruklu türden. Bir o mekânda, bir şömineli mekânda kâfi derecede fotoğraf çekip, ikili kanepeye biz, karşımıza da Müjde Ar geçip oturdu. İki bayan karşılıklı soru cevap konuştular, ben hiç söze girmedim röportaj biti. Muhabir arkadaşım her röportaj sonunda olduğu gibi saygısından ve nezaketinden bana döner, benim sormak istediğim veya kendisinin unutmuş olabileceği bir soru var mı diye sorardı. Müjde Hanıma sorum yok ama merak ettiğim bir konu var dedim ve başladım izlenimimi kendisine oldukça açık biçimde anlatmaya.
Röportaj başından beri gerek fotoğraf çekerken objektifimin tam ortasına odak noktasına, gerekse konuşurken göz bebeğimin içine bakıyordu. Bu bakış öyle bir mızrak gibi bakıştı ki gözünüzün merceğini, retinayı, göz boşluğunu, gözün tamamını delip geçiyor, hayali görüntüsü beyne, hafızaya adeta kazınıyordu. Önceleri kendimle inatlaştım, o bakıyorsa ben de bakarım, rahatsız olursa o kaçırsın bakışlarını ben ne kaçıracağım diyecek oldum içimden, sonra vazgeçtim. Bakışlarımı bu karşılıklı bakışmanın ilerleyen dakikalarında yanlış anlaşılmasın diye önce yüzünde gezdiriyor, sonrada bir yolunu bulup kaçırıyor, etrafa çevirerek konuşuyor veya dinliyordum. Konuşmanın ne zaman biteceğini bilmeden göz göze uzun süre bakmanın farkında olmadan başka anlamlar da çıkabileceği endişesi veya rizikosu olabilirdi. Nitekim göz kapaklarını kırpmadan ipnotize eder gibi keskin bakışları, görsellik üzerine çalışılarak kazanılan, görüntü kaydı gelişmiş olan beynime etki yapmış, halıya, duvara her nereye bakarsam bakayım, baktığımı Müjde Ar’ın gözleriyle beraber görmeye başlamıştım! Merak ettiğim konu buydu, bunu sordum.

“Bakışlarınızla karşınızdakini adeta hapsediyor, mahkûm ediyorsunuz, bunun bir nedeni var mı? Haah işşte dedi. Türk sineması ile Hollywood sineması arasında ki en büyük fark bu dedi. Yanılmamıştım, şaşırmıştım! Demek yapılan bilinçli yapılmıştı. İyi de benim konuşmamda “Reca ederim Müjde Hanımefendi, müsaade ediniz izah edebilirim” diye başlayıp arkamı dönerek yaklaştığım pencereden dışarı bakarak konuşmama nayır, nolamaz gibi replikler kullanmamıştım. Ne Alain Delon gibi yakışıklı, ne de onun hayranlık duyduğu Harrison Ford değildim. Devam etti konuşmasına. “Dikkat edin bakın Amerikan Sinemasına, tüm karşılıklı konuşmalar gözlerin içine bakarak yapılır, bu bakışlarda anlatılanlar, ifadeler güç kazanır, oyuncuları daha iyi anlar, takip edersiniz. Oysa Türk Sinemasında bunlara pek rastlanmaz ” Dedi. ” Bizde erkeklerin kendilerine olan güven duygusu da bunda etkilidir, günlük hayatta bile gözünüzün içine uzun süre bakamazlar, cümlesini de ekledi. Sadece dinledim ve sorumun cevabını almıştım almasına da, ben evinize hafızada iz bırakmaya değil röportajı fotoğraflamaya gelmiştim, diyemedim. Teşekkürlerle müsaade isterken, tokalaşıp ayrıldık. Kapıda bizi bekleyen gazetenin aracına binmeden önce başımı kaldırdım şöyle yukarı doğru. Gökyüzünde koskocaman bir çift Müjde Ar gözü vardı! Bir süre gittik, Ak Merkez kavşağına geldik, binalar üzerinde yine aynı görüntü! Türk film senaryolarında ki gibi. “Aman tanrım yoksa kör mü oluyordum, içimden göremiyorum diye haykırmak geldi.” :-) ) Barbaros Bulvarından Beşiktaş’a inerken nihayet normale döndüm ve sadece baktığımı, görmek istediklerimi görüyordum.

 

Yazı ve Fotoğraflar: Haluk Özözlü….

sanatçının film afişleri

Önceki Yazılar»

WordPress.com'dan blog alın.