Turkish Tale

Nisan 11, 2007

çiğdem çiçekleri

Kategori: TİYATRO TEXTLERİ — turktale @ 12:24 am

ÇİĞDEM ÇİÇEKLERİŞAHISLAR
(Rol Sırasına Göre)
ANLATICI…………………………………………………………………………………………………………………………
MUHTAR HAMZA…………………………………………………………………………………………………………….
KEL RÜŞTÜ………………………………………………………………………………………………………………………
BEKİR ÇAVUŞ………………………………………………………………………………………………………………….
MUSTAFA…………………………………………………………………………………………………………………………
SELÇUK…………………………………………………………………………………………………………………………….
HASAN………………………………………………………………………………………………………………………………
MAHMUT……………………………………………………………………………………………………………………………
ÖMER…………………………………………………………………………………………………………………………………
SONER………………………………………………………………………………………………………………………………
TANER……………………………………………………………………………………………………………………………..
İDRİS……………………………………………………………………………………………………………………………….
GÜLÜZAR………………………………………………………………………………………………………………………..
NURİYE……………………………………………………………………………………………………………………………
ALİ………………………………………………………………………………………………………………………………….
MESUT…………………………………………………………………………………………………………………………..
GAZİ DEDE…………………………………………………………………………………………………………………………
HAYRİYE…………………………………………………………………………………………………………………………..
ELİF …………………………………………….. ………… …………………. ………… …………………………………….. .
AYŞE………… ……………………. ……………………. ………. …………………………………………………………..
İHTİYARLAR. ……………………………………………………………………………………………………………………
ADAMLAR…………………………………………………………………………………………………………………………..

1. PERDE
ANLATICI- Güzel Anadolu’muzun şirin bir yerinde, birbirine komşu iki köy varmış. Bu köylerden birine, “AKPINAR”, diğerine “YEŞİLBAYIR” derlermiş. Bu iki köyün sınırını, “Gökçedere” dedikleri bir derecik ayırırmış. Yaz ve kış suyun eksik olmadığı Gökçedere, her iki köyün tarlalarını sularmış. Kuşların, kuzuların suyundan içtiği bu derecik, rastladığı her çiçeğe, Akpınar ve Yeşilbayır köyünün dostluğunu fısıldarmış. Günlerden bir gün, Akpınar köyünün muhtarı, yanına iki arkadaşını alarak tarlaları gezmeye çıkmış.

TABLO 1
(Perde yavaş yavaş açıldığında, dağların eteğine kurulmuş, uzaktan şirin bir köy görülür. Köyün üç yanı yeşil bahçelerle çevrilmiştir. Kavak ağaçlarının gizlemeye çalıştığı toprak damlı köy evleri uzaktan farkedilemez. Çatısı kiremitlerle kaplı köy ilkokulu ve ağaçların arasından yükselen beyaz minare köye bir başka güzellik katmaktadır. Bahçelerin altında kalan büyük arazi, yeşil ekin tarlaları ile kaplıdır. Tarlaların ortasında baştan aşağı kıvrım kıvrım inen dere yatağı vardır.)
SAHNE 1
MUHTAR HAMZA – BEKİR ÇAVUŞ – KEL RÜŞTÜ
MUHTAR HAMZA – (Sağdan girer. Yorgun haldedir.) Yahu Bekir Çavuş, kaç saattir dolaşır dururuz. Şurada biraz dinlensek derim.
BEKİR ÇAVUŞ – (Kel Rüştü ile birlikte girerler.) Olur muhtar. Oturup dinlenelim. Ben de çok yoruldum. Ne de olsa ihtiyarlıyoruz artık. (Birlikte yere oturup bağdaş kurarlar. Kel Rüştü cebinden çıkardığı sigara paketini muhtara uzatır.)
KEL RÜŞTÜ – Buyur ağam, sigara yak.
BEKİR ÇAVUŞ – (Rüştü’ye dönerek.) Sen eskiden bu kadar içmezdin Rüştü. Bu ne haldir. Sigaranın ardı arkası kesilmiyor. (Muhtara dönerek) Bırak muhtar, içme terli terli.
MUHTAR HAMZA – Canım da istedi ama, neyse biraz dinlenelim. Sonra yakarım.
BEKİR ÇAVUŞ – Bırak şu zıkkımı içmeyi muhtar. Gelirken yokuşta tıkanıverdim. Sağlığa çok zararlıymış.
MUHTAR HAMZA – Kaç defa bırakmaya karar verdim ama yine başladım. İnsan alışmaya görsün. Alıştı mı bırakmak zor oluyor.
KEL RÜŞTÜ – (Gülerek) Boş ver ağam. Atın ölümü arpadan olsun. Sigara benim en iyi dostumdur.
BEKİR ÇAVUŞ – (Tebessümle) Sen öyle zannet. Sen sigaraya dostum diyorsun ama, bakalım o da sana aynı şeyi söylüyor mu? Şunu hiç unutma; dostu olmayanlar sigarayı dost edinir.
(Rüştü, sigara dumanı ile sık sık öksürürken, muhtar elini alnına koyup uzakları seyreder.)
MUHTAR HAMZA – (İşaret ederek) Bekir Çavuş, karşıdaki Yeşilbayır köyünün tarlalarına baksana. Ekinleri ne kadar da güzel yeşermiş.
BEKİR ÇAVUŞ – (Uzaklara bakarak) Evet muhtar. Onların ekinleri her sene bizimkinden iyi olur.
MUHTAR HAMZA – Toprak aynı toprak, su aynı su, bu farklılıklar nedendir dersin Bekir Çavuş?
KEL RÜŞTÜ – (Bilgiçlik taslayarak) Öyle deme Bekir Emmi. Toprak aynı toprak ama, su aynı su değil.
MUHTAR HAMZA – Ne demek istiyorsun Rüştü?
KEL RÜŞTÜ – Ağam, demek istediğim şu: Yeşilbayırlılar Gökçedere’nin suyunu bizden fazla kullanıyorlar.
BEKİR ÇAVUŞ – Nasıl yani? Anlamadım.
KEL RÜŞTÜ – Bakın anlatayım: Gökçedere’nin suyunu üç gün biz, üç gün de onlar kullanmıyor mu?
MUHTAR HAMZA – Evet öyle.
KEL RÜŞTÜ – Öyle ama, öyle olmuyor işte. Biz üç gün tarlalarımızı sularken, onlar altı gün suluyorlar.
BEKİR ÇAVUŞ – (Gülerek) Nasıl olur Rüştü, yoksa bir hafta dokuz güne mi çıktı?
KEL RÜŞTÜ – Gülme Bekir Emmi. Haftanın yedi gün olduğunu ben de biliyorum. Yeşilbayırlılar, tarlalarını suladıkları günün geceleri de Gökçedere’nin suyunu kullanıyorlar.
MUHTAR HAMZA – Nasıl, geceleri de mi çalışıyorlar?
KEL RÜŞTÜ – Hayır geceleri çalışmıyorlar. Tarlalarının yukarısına bir havuz yapmışlar. Geceleri, Gökçedere’nin suyunu havuza akıtıyorlar. Sabahları havuzun ağzını açıp tarlalara bırakıyorlar.
BEKİR ÇAVUŞ – Vallahi iyi düşünmüşler. Su boş yere akacağına varsın tarlalarını sulasınlar.
KEL RÜŞTÜ – İyi ama Bekir Emmi, bizim hakkımızı kullanıyorlar.
BEKİR ÇAVUŞ – Neden bizim hakkımızı kullansınlar? Gökçedere’nin suyunu gündüz kim kullanırsa gece de kullanabilir.
MUHTAR HAMZA – Ne dersin Bekir Çavuş, bir havuz da biz mi yapsak?
BEKİR ÇAVUŞ – Neden olmasın muhtar. Su boş yere akacağına tarlalarımızı sularız.
MUHTAR HAMZA – Bu fikir kafama yattı. Şu Yeşilbayırlılar akıllı insanlar doğrusu.
KEL RÜŞTÜ – Hamza Ağa, diyorum ki, neden tarlalarımızı haftada dört gün değil de üç gün suluyoruz?
MUHTAR HAMZA – Yıllardır hep böyle sürüp gelmiş bu. Dedelerimiz öyle anlaşmışlar. Gökçedere üç gün onlara, üç gün de bizim tarlalarımıza akmış. Bunu nasıl değiştireceğiz.
KEL RÜŞTÜ – Değiştirsek ne olur?
BEKİR ÇAVUŞ – Olur mu öyle şey? Yeşilbayırlılar ne der o zaman? Razı olurlar mı hiç?
KEL RÜŞTÜ – İstersek yaparız.
MUHTAR HAMZA – Nasıl yani, zor mu kullanalım?
KEL RÜŞTÜ – Hayır zor kullanmaya gerek yok. Hele biz bir deneyelim. Göreceksiniz ses bile çıkaramayacaklar.
BEKİR ÇAVUŞ – Hiç zannetmem. Yeşilbayırlılar birbirine tutkun insanlardır. Köylerinin halkına tecavüz edilmesine sessiz kalacaklarını sanmıyorum. Bana sorarsanız, böyle bir şeye kalkışmak akılsızlık olur. Muhtar, uyma bu delinin aklına. Durup dururken Yeşilbayırlılar’ı kendimize düşman etmeyelim.
KEL RÜŞTÜ – (Ayağa kalkar) Göreceksiniz, bize karşı koymak şöyle dursun, ses bile çıkaramayacaklar. Bu işi bana bırakın tereyağından kıl çeker gibi halledeceğim. (Sahnenin önüne doğru yürüyerek) Eğer bu işi halledemezsem, (Bıyıklarını tutarak) gözünüzün önünde bu bıyıklarımı keseceğim.
(Kararma)

TABLO – 2

SAHNE – 2

Selçuk – Mustafa – Hasan – Mahmut – Ömer – Soner
(Gökçedere’nin kıyısı etrafında ekin tarlaları vardır. Uzakta, yer yer üzerinde karlar olan dağlar görülmektedir. Derenin kıyısındaki çimenler üzerinde, çocuklar dokuz taş oyunu oynamaktadırlar. Çocuklar sahnenin sağ ve solundaki iki gruba ayrılmışlardır. Sahnenin ortasında üst üste konulmuş oyunda kullanılan taşlar vardır.)
SELÇUK – (Elindeki çubukla taşların yedi adım kadar ötesinde çizgi çizmeye çalışırken) Nasıl, bu kadar uzaklık yeter mi?
HASAN – Yeter.
MUSTAFA – Fazla bile.
SONER – (Oyun taşları ile çizgi arasını adımları ile ölçtükten sonra) Bu kadar uzaklık yeter.
ÖMER – Hangi grup ebe olacak.
MAHMUT – Bir dakika. (Eğilip yerden bir çakıltaşı alır. Hasan’a dönerek) Taşın hangi elimde olduğunu bilemezsen ebe siz olacaksınız.
HASAN – Tamam oldu.
MAHMUT – (Ellerini arkasına götürerek taşı gizlemeye çalışır. Hasan’a yumruk yapılmış ellerini uzatarak) Hangi elimde?
HASAN – (Mahmut’un ellerini işaret ederek) Ya şunda, ya şunda. Keçe külah başında. Ben bilmem, Allah bilir. Naneli şeker, şunda kokar. (Mahmut’un sol eline vurarak) Bunda!
MAHMUT – (İki elini de açarak sağ avucundaki çakıl taşını göstererek) Bilemediiiiin! Haydi bakalım ebe sizsiniz.
(Hasan üst üste dizilmiş olan taşların arkasına geçer. Mahmut, Ömer ve Soner çizginin üzerine dizilirler. Mustafa ve Selçuk o onların arkasına geçerler. Mahmut elindeki topu atmanın hazırlığı içerisindedir..)
SONER – (Mahmut’a dönerek) Haydi atsana.
MAHMUT – (Heyecanla topu yuvarlar.) Aaaaa! Değmedi.
(Hasan yuvarlanan topu alarak Soner’e atar.)
SONER – (Hasan’ın attığı topu yakalayarak atışa hazırlanır. Büyük bir dikkatle topu taşlara atar. Çocukların heyecan dolu bakışları arasında top taşlara çarparak yıkar. Taşların yıkılmasıyla Mahmut, Ömer ve Soner sağa sola kaçmaya başlarlar. Hasan, kaçanları vurmak için topu arkalarından fırlatır. Mustafa ve Selçuk topu yakalamak için sahneden çıkarlar. Ömer ve Selçuk topun kaçmasından yararlanarak yıkılan taşları üst üste koymaya çalışırlar.)

SAHNE – 3

Önceki Çocuklar – Taner ve İdris
(Çocuklar topun gelmesini beklerken sahne arkasında sesler duyulur. Sahneye soldan Hasan’la birlikte Taner ve İdris girerler. Hasan elinde topu tutmaktadır. Çocuklarda gelenleri tanımamanın merak ve soğukluğu vardır. “Bu çocuklar kim?” dercesine Hasan’a bakarlar. Hasan, arkadaşlarının sormasına fırsat vermeden.)
HASAN – (arkadaşlarına) Bu arkadaşlar Akpınar köyündenmiş. Tarladan geliyorlarmış.
TANER – (Rahat bir ifadeyle) Benim adım Taner. Arkadaşımınki İdris. Tarladan geliyorduk da, oyun oynadığınızı görüp buraya geldik.
HASAN – (Gelenlere arkadaşlarını tanıtarak) Bu Mustafa. Bu Selçuk. Bunlar, Mahmut ve Ömer. Bu da köyümüzün en hızlı koşucusu Soner. Hepimiz de ilköğretim beşinci sınıfa gidiyoruz.
İDRİS – Ne oyunu oynuyordunuz?
SONER – Dokuz taş.
MUSTAFA – Siz de katılmak ister misiniz?
TANER – İsterdik ama, biz yürümekten yorulduk. Siz oynayın.
HASAN – Siz de oynarsanız dörder kişi oluruz.
TANER – Biz İdris’le yorucu olmayan bir oyun düşünüyoruz.
HASAN – (Merakla) Nasıl bir oyun bu?
TANER – Çok heyecanlı. Hem yorulmak da yok.
MUSTAFA – Çok mu heyecanlı?
İDRİS – Belki de bilirsiniz.
ÖMER – Neymiş bu oyunun adı?
TANER – Pişti.
ÖMER – Pişti mi?
TANER – Evet pişti. Siz bilmiyor musunuz?
SELÇUK – Ben ilk defa duyuyorum.
MUSTAFA – Ben de.
ÖMER – Ben de hiç duymadım. Nasıl bir oyunmuş bu?
TANER – Kâğıt oyunu.
HASAN – Kağıtla mı oynanıyor?
TANER – Oynamak ister misiniz?
HASAN – Ama nasıl oynandığını bilmiyoruz ki.
İDRİS – Çok kolay.
ÖMER – Nasıl yani?
TANER – (Cebinden kumar kâğıtlarını çıkarır. Yere çimenlerin üzerine oturur. Çocukların da bir kısmı Taner’in sağına bir kısmı da soluna oturur. Yüzleri seyircilere dönük bir vaziyette, Taner pişti oyununun nasıl oynandığını çocuklara anlatmaya başlar. Çocuklar merak içerisinde Taner’in anlattıklarını dinlemektedirler.) Önce kağıtları tanımak gerekir. (Göstererek) Bu sinek, bu maça, bu karo, bu da kupa. Oyun iki veya dört kişi ile oynanır. İsterseniz nasıl oynandığını bir İdris’le oynarken gösterelim. Bu arada siz de öğrenmiş olursunuz.
(Taner ve İdris, kağıt oynamaya başlarlar. Diğer çocuklar meraklı bakışlarla onları seyretmektedirler. Taner oyun oynarken arkadaşlarına bir şeyler anlatır. Konuşmaları anlaşılmaz. Yavaş yavaş sahne ışıkları kararır.)
(Kararma)

SAHNE – 4
Hasan – Ömer – Selçuk – Soner
(Önceki sahnedeki yerde, çocuklar çimenlere oturmuş, pişti oyunu oynamaktadırlar. kSahne yavaş yavaş aydınlanır.)
SONER – (Kendini oyuna kaptırmanın heyecanı ile) Haydi Selçuk, ne bekliyorsun, kessene şu kağıtları.
SELÇUK – Sıra bende mi?
SONER – Sende tabii.
SELÇUK – Tamam kesiyorum. (Kağıt destesini ikiye ayırır.)
SONER – (Oyunculara kağıtlarını dağıtmaya başlar. Her birine dörder kağıt verdikten sonra) Haydi oynayın.
(Oyuna başlanır. Birkaç pişti yapıldıktan sonra Soner yanındaki Hasan’ın kağıtlarına bakmaya çalışır. Soner’in kağıtlarına baktığını gören Hasan, Soner’e çıkışarak)
HASAN – Önüne baksana!
SONER – Kağıdına bakmıyorum.
HASAN – (Sinirli) Bakıyordun işte.
SONER – (Çıkışarak) Bakmıyordum.
HASAN – (Kızgın) Bir de yalan söylüyorsun.
SONER – (Hiddetli) Ben yalancı değilim.
HASAN – Yalancısın işte. Baktığın halde bakmadım diyorsun.
SONER – (Bağırarak) Bana yalancı diyenin ağzını yırtarım.
ÖMER – (Yatıştırmaya çalışarak) Arkadaşlar yapmayın.
HASAN – Haydi yırt da görelim.
SONER – (Hasan’ın üzerine atılarak) Yırtar mıyım, yırtmaz mıyım görürsün şimdi. (Yumruklaşmaya başlarlar.)
(Soner ve Hasan kavgaya tutuşurlar. Arkadaşları araya girer. Soner, Hasan’ın yüzünü yumruk vurur. Hasan yumruğu yer yemez çığlık atar. Elini ağzını götürür. Ağzı kanamaktadır.)
HASAN – (Ağlamaklı bir sesle) Anneee!..
SELÇUK – (Heyecanla) Ağzı kanıyor!
ÖMER – (Soner’e çıkışarak) Yaptığını beğendin mi?
SONER – O da bana vurdu.
SELÇUK – (Mendil ile Hasan’ın ağzını silerken) Gel eve gidelim. (Hasan’ın kolundan tutup sahnenin sağına doğru sürükler.)
TABLO – 3

SAHNE – 5

( Yeşilbayır köyünde Sonergilin evlerinin önü. Sağdan sahneye Gülüzar ile oğlu Hasan girerler. Gülüzar oğlunun kolundan tutmaktadır. Hasan’ın yüzü sarılıdır.)
GÜLÜZAR – (Sinirli) Gösteririm şimdi ben. (Kapının önünde durur. İçeriye seslenerek) Nuriyeeee! Nuriye! Kimseler yok mu içerde? (Bağırarak tekrar seslenir.) Size dedim hangi deliğe girdiniz?
NURİYE – (Merakla kapıyı açar.) Ne var, ne oluyor Gülüzar?
GÜLÜZAR – (Sinirli) Daha ne olacak. Baksana çocuğun yüzüne ne yapmış?
NURİYE – Kim yapmış?
GÜLÜZAR – Kim olacak senin boyu devrilesice.
NURİYE – (Kızarak) Gülüzar bu nasıl söz?
GÜLÜZAR – Nasıl olacak. Bayağı söz işte. Baksana yüzüne.
NURİYE – Benim oğlum böyle bir şey yapmaz.
HASAN – O vurdu.
NURİYE – Sen de ne yaptın kim bilir?
GÜLÜZAR – Oyun oynarken, hiç yere üzerine yürümüş.
NURİYE – Durduk yere kimse kimseyi dövmez.
GÜLÜZAR – (Kapıya yürüyerek) Döver mi dövmez mi ben ona gösteririm.
NURİYE – (Gülüzar’ın kolundan tutarak) Dur hele benim yanımda çocuğumu mu döveceksin.
GÜLÜZAR – (Bağırarak) Çek elini üstümden.
NURİYE – Evime giremezsin.
GÜLÜZAR – Girer miyim giremez miyim gösteririm şimdi. (Nuriye’nin kolundan tutup sertçe çekince Nuriye yere yıkılır. Hızlıca kalkıp Gülüzar’ın arkadan saçlarını tutar. Kavgaya tutuşurlar.)
Kararma

TABLO – 4

SAHNE – 6

Ali – Mesut – 1., 2. ve 3. İhtiyar

(Yeşilbayır köyü. Köy meydanı. Meydana yakın yerdeki caminin duvarına yaslanmış iki-üç ihtiyar sohber etmektedir. Sahneye soldan Ali girer. Omuzunda kürek vardır. Dalgın dalgın yürümektedir.)
MESUT – (Sahne gerisinden seslenerek) Ali! Ali!
ALİ – (Durup etrafına bakınır.) Bana mı seslendiler?
MESUT – (Soldan girer) Ali, bir dakika bir şey diyecektim.
ALİ – Buyur Mesut. Neymiş diyeceğin?
MESUT – Dün, senin hanım bize gelerek, bizim hanımın gözü önünde Soner’i dövmeye kalkmış. Ayıp değil mi yaptıklarınız.?
ALİ – Ben duyunca hanıma öfkelendim. Elbette iyi şey değil yaptığı. Ama senin çocuğun da bizim oğlanın dişini kırmış.
MESUT – Yalan söylüyordur.
ALİ – (Kızgın) Çocuğun yalan söylediği yok. Ben gözlerimle gördüm.
MESUT – Oyun oynarken bizim oğlanı dövmeye kalkışmış. Soner de kendini savunmak için kolunu gerdiğinden sizin oğlanın yüzüne değmiş.
ALİ – Olacak şey söyle de aklım alsın. Bal gibi yumruk atmış çocuğun yüzüne. Çekil yolumdan. (Sinirli) Hem suçlu hem de güçlüsünüz. Hem de senin çocuğun arkasına mı düştüm. Gelmiş bana laf söylüyorsun. Utanmaz herif! (Mesut’u iter.)
MESUT – (Kızgın) Bir utanmaz varsa o da sensin. Bana utanmaz diyeceğine, karının terbiyesini ver. Onun bunun evine baskın yapmasın.
ALİ – (Mesut’un üzerine yürüyerek) Sana sorulmaz benim karımın terbiyesi.
MESUT – Yiğitlik mi taslıyorsun?
ALİ – Git başımdan belanı arama.
MESUT – Haydi görelim kabadayılığını.
ALİ – (Küreği yere koyup Mesut’un yakasını toplayarak) Git diyorum sana durup dururken başımı belaya sokma.
(Caminin kenarında oturan ihtiyarlar koşarak Ali ve Mesut’un yanına gelirler. Ayırmaya çalışarak.)
1.İHTİYAR – (Ali’yi tutarak) Dur! Yapmayın evladım.
2.İHTİYAR – (Mesut’u tutarak) Evladım neyinizi bölüşemiyorsunuz?
3.İHTİYAR – Kocaman adamlarsınız. Ayıp bu yaptığınız.
MESUT – (Bağırarak Ali’nin üzerine yürüyüp) Erkeksen gel haydi. Görelim yiğitliğini.
ALİ – (Sinirli) Bırak beni tutma dayı. Göstereceğim şuna dünyanın kaç köşe olduğunu.
(Mesut, ihtiyarların elinden kurtularak, yerdeki küreği eline geçirir. Kürekten cesaret alarak Ali’nin üzerine yürür. Bu arada ihtiyarlar “Yapmayın” diye bağrışmaya başlar. Mesut, küreğin sapını Ali’nin sırtına vurur. Ali bağırarak Mesut’un üzerine atılır. Kavgaya tutuşurlar.)
1. ADAM – (Koşarak sağdan girer.) Onun kimsesi yok mu sandın. (Ali’nin üzerine atılır. Yumruklamaya başlar.)
2. ADAM – (Koşarak soldan girer.) Onun kimsesi yok mu sandınız. (Mesut’un üzerine atılır. Yumruklamaya başlar.)
3. ADAM – (Koşarak sağdan girer.) Bizim sülâleyi dövmek haaaa! (1.Adamın üzerine yürür.)
4. ADAM – (Koşarak soldan girer.) Bizim kabileyi dövmek haaa! (2. Adama yürür.)

PERDE KAPANIR.

2. PERDE

ANLATICI – Evet çocuklar, gördüğünüz gibi Akpınar köyünden Kel Rüştü, Yeşilbayır köyündeki bazı çocukları kumara alıştırarak kavga etmeleri sağladı. Çocukların kavgasına anneleri ve babaları da karışarak kavgayı büyüttüler. Sonunda Yeşilbayır köyü, “ÇAKIROĞULLARI” ve “RÜSTEMOĞULLARI” diye ikiye bölündü. Bu iki sülale birbirine selam vermez oldu. Bir kabilenin ak dediğine diğeri kara, birinin kara dediğine de diğeri ak diyordu. Yeşilbayır köyünün ikiye bölündüğünü duyan Kel Rüştü, kıs kıs gülüyor, kafasındaki planları uygulamanın fırsatını kolluyordu. Bakalım Kel Rüştü, Gökçedere’nin suyunu sadece kendi tarlalarına akıtmayı başaracak mı?

TABLO – 1

SAHNE – 1
Gazi Dede – 1. ve 2. İhtiyar
(Yeşilbayır köyü. Köy meydanına yakın yerdeki caminin duvarına yaslanmış oturan iki ihtiyar sohbet etmektedir.)
1.İHTİYAR – (Bastonuna dayanmış vaziyette.) Hiç yüzünden köyümüz ikiye bölündü. Çakıroğulları, Rüstemoğulları’nın bindiği otobüse binmiyorlarmış. Bu gidişle okulu, camiyi de ayıracaklar. Hey Allah’ım, bu günleri de mi görecektik.
2.İHTİYAR – Sorma pîrim. Nasıl oldu anlayamadım. İki çocuğun kavgası yüzünden, köy birbirine düşman kesildi. Ah, o oyunu öğrenmeleri yok mu, hep onun yüzünden oldu. Şimdiye kadar çocuklar kendi oyunlarını oynayıp kardeşçe geçiniyorlardı.
1.İHTİYAR – (Merakla arkadaşına) Ne oyunu oynuyorlarmış?
2.İHTİYAR – Pişti oyunu.
1.İHTİYAR – (Hayretle) Şişti oyunu mu? Nasıl oyunmuş bu , hiç duymadım.
2.İHTİYAR – Şişti değil pişti, pişti. Senin anlayacağın bir çeşit kumar.
1.İHTİYAR – (Heyecanla) Ne! Kumar mı dedin. Bizim köyde kumar oynanmaz ki.
2.İHTİYAR – Oynanmaz ama, oynuyorlarmış işte. Kavga ettikleri yerde kumar kağıtları bulunmuş.
1.İHTİYAR – (Düşünceli) Kumar daha ilk günde huzurumuzu kaçırdı desene.
2.İHTİYAR – (Sağ tarafa bakarak) Gelen Gazi değil mi?
1.İHTİYAR – (Aynı yöne bakarak) Evet o. Hani bugün şehire gidecekti.
2.İHTİYAR – Bilmem, gitmemiş işte.
SAHNE – 2

Öncekiler – Gazi Dede
GAZİ DEDE – (Sağ taraftan girer.) Selâmünaleyküm.
1.İHTİYAR – Ve aleykümselâm.
2.İHTİYAR – (Yer Göstererek) Şöyle otur Gazi.
1.İHTİYAR –(Gazi Dede oturduktan sonra) Merhaba Gazi.
GAZİ DEDE – Merhaba.
2.İHTİYAR – (Merakla Gazi Dede’ye dönüp) Hani bugün şehire gidecektin?
GAZİ DEDE – Gitmekten vazgeçtim.
1.İHTİYAR – Hayrola.
GAZİ DEDE – Bu akşam bizim hanımla konuştuk. Bu köyün hali neye varacak diye. Düşmanlıklar gün geçtikçe artıyor. Buna bir çare bulmak lazım. Bu insanların kalplerinden kin tohumları sökülüp atılmadıkça, bu düşmanlık sürüp gider. Kalplerdeki kin tohumlarını ancak sevgi ateşi yok eder. Ne yapmalı da insanların yüreğine sevgi ateşi düşürmeli. Hep bunları düşündük sabaha kadar.
2.İHTİYAR – Biz de sen gelmeden bundan bahsediyorduk. Köyün hali kötüye gidiyor. Çakıroğulları’nın bindiği otobüse Rüstemoğulları binmiyormuş. Bu gidişle okulumuz, camimiz de ayrılacak diyorduk. Ne edip ne yapsak bilmem ki.
1.İHTİYAR – (Gazi Dede’ye dönerek) Hasibe kadın akıllıdır. Bir çare düşünmedi mi?
GAZİ DEDE – Ben de size ondan bahsedecektim. Uzun zaman düşündükten sonra şöyle bir şey geldi aklımıza.
2.İHTİYAR – Nasıl bir şeymiş o?
GAZİ DEDE – Bilirsiniz; kötü alışkanlık, tembellikle, miskinlikle bulaşır insana. Kavga ise, bilgisizlik ve akılsızlık yüzünden olur. İnsan düşünmez ki, çocukların kavgası yaz yağmuru gibi tez gelir geçer. İnsan bunu düşünmeyip çocuğun arkasına düşerek kavga çıkarır. Tabii ki sonunun nereye varacağını düşünmez. Olan olmuş bir kere. Asıl bundan sonra ne yapmak lazım.
1.İHTİYAR – Bir şeye karar verdik diyordun.
GAZİ DEDE – Evet, evet, hanımın düşüncesini anlatacaktım. Bizim hanım der ki; şimdi çiğdem zamanıdır. Çocukların dağlardan toplayacağı çiğdemlerle bir yemek pişireyim. Bu yemeğe komşu köyün çocuklarını da çağıralım. İnanıyorum ki pişirdiğim sevgi yemeğini yiyen herkesin kalbinde sevgi çiçekleri yeşerecektir. Bu da ancak çocuklarla olur.
1.İHTİYAR – (Sevinerek) Gördün mü ne güzel düşünmüş. Ben demedim mi Hasibe kadın akıllıdır diye.
GAZİ DEDE – Ben de bu düşünceyi bir de size sorayım dedim. Nasıl, bu fikir uygun mu?
2.İHTİYAR – Uygun olmaz mı? Hemen birlikte imamı da yanımıza alarak okula gidelim. Durumu öğretmen beye açalım. Öğretmen bey oğlum bu işe çok sevinecek. Çiğdem meselesini çocuklara o söylesin.
1.İHTİYAR – Hatta derim ki en çok çiğdem getiren çocuğa hediyeler verilsin.
2.İHTİYAR – Çok güzel olur.
GAZİ DEDE – (Kalkarak) Hemen gidelim.
1.İHTİYAR – Haydi.
2.İHTİYAR – Hemen.
Kararma

TABLO – 2

SAHNE – 3
MUSTAFA – SONER – HASAN – ÖMER
(Yeşilbayır Köyü. Sokaklardan birisi. Sahne gerisinde çocukların sesleri duyulur. Şarkı söylemektedirler. Birlikte girerler. Hasan büyük bir çalıya takılmış sarı sarı çiğdemleri taşımaktadır.)
MUSTAFA – (Kapıyı göstererek) Haydi şimdi de Ahmet amcaların evine uğrayalım.
HASAN – Haydi. (Birlikte kapının önüne gelirler.)
ÖMER – (Yüksek sesle)

SAHNE – 4

ÖNCEKİLER – HAYRİYE KADIN
HAYRİYE – (Kapıyı açıp dışarı çıkar.) Çocuklar siz misiniz? Ne istiyorsunuz bakalım?
SONER – Yağ isteriz Hayriye Teyze.
HAYRİYE – Hemen getireyim beklersiniz değil mi?
ÖMER – Bekleriz teyze. Önce çiğdemlerinizi verelim. (Çalıda takılı çiğdemlerden birkaç tane çıkarıp verir. Beklemeye başlarlar.)
HAYRİYE – (Elinde büyük bir tahta kaşıkla yağ getirmiştir.) Alın bakalım. Demek çiğdem oyunu oynuyorsunuz. (Kaşıktaki yağı Soner’in tuttuğu kabın içerisine boşaltırken) Oooo! Maşallah Hasan’la barışmışsınız.
MUSTAFA – (Sevinerek) Bugün barıştılar.
ÖMER – Bu gün ne oldu biliyor musun Hayriye Teyze?
HAYRİYE – (Merakla) Ne oldu Ömer?
ÖMER – Soner Hasan’ı ölümden kurtardı.
HAYRİYE – Ne! Ölümden mi?
ÖMER – Evet. Hasan kayaların gördüğü çiğdemi sökme için kayalardan aşağı indi. İnme dedik ama bizi dinlemedi. Çiğdemleri söküp yukarı çıkıyordu ki, ayağı bastığı taş kayadan kopuverdi. Hasan ne yapacağını şaşırdı. Bir yandan bağırıyor, bir yandan ağlıyordu. Aşağı inmeye hiç birimiz cesaret edemedik. Soner hemen ayakkabılarını çıkarıp kayadan aşağıya indi. Sonra, Hasan’ın bulunduğu yere kadar tırmanıp omzuyla Hasan’ı yukarı kaldırdı. Soner olmasa Hasan yandaki uçuruma düşebilirdi.

HAYRİYE – (Soner’in saçlarını okşayarak) Aferin Soner. Arkadaş dediğin böyle olmalı.
MUSTAFA – Sonra da birbirlerine küs olan Soner ve Hasan sarılıp barıştılar. Sarılmaları o kadar güzeldi ki.
SONER – Hayriye Teyze bize müsaade et. Biraz daha yağ ve bulgur toplamamız lazım.
HAYRİYE – Müsaade sizin çocuklar. Haydi başka evlere de uğrayın. Herkes alsın çiğdem çiçeklerinden. (Çocuklar sahnenin solundan çıkarken, Hayriye sevgi dolu bakışlarla onları seyreder.)
HAYRİYE – (Kendi kendine) Ahhh! Çocuk olmak ne güzel.

Kararma

SAHNE – 5
Mahmut – Elif – Selçuk – Ayşe
(Sokak. Sahne gerisinde çocukların sesleri duyulur. Şarkı söyleyerek soldan sahneye girerler. Mahmut elinde çalıya takılmış sarı sarı çiğdemleri tutmaktadır. Elif ve Ayşe’nin elinde kovalar vardır.)
AYŞE – (Kararsız) Hangi tarafa gidelim?
ELİF – (İşaret ederek) Şu karşıki eve uğradık mı?
SELÇUK – Uğramadık.
ELİF – O zaman oraya gidelim.
AYŞE – Gidelim. (Hep birlikte kapıya yönelirler.)
SELÇUK – (Kapının önüne gelince, yüksek sesle)

(Kapıyı tıkırdatırlar. Beklemeye başlarlar. İçeriden çıkan olmayınca)
MAHMUT – Gidelim mi?
SELÇUK – Haydi. (Ayrılırken kapı açılır.)
SAHNE –6

Evvelkiler – GÜLÜZAR
GÜLÜZAR – Buyurun çocuklar.
AYŞE – Gülüzar Teyze. Çiğdem oyunu oynuyorduk da.
ELİF – Siz kaç tane çiğdem istersiniz?
GÜLÜZAR – Üç tane.
MAHMUT – (Çiğdemleri uzatarak) Buyurun.
GÜLÜZAR – Neyiniz eksik bakalım.
ELİF – (Salça kovasını göstererek) Salçamız eksik.
GÜLÜZAR – İki dakika bekleyin. Hemen geliyorum. (Bir tabakla salça getirir. Kovaya boşaltırken) Başka arkadaşlarınız da var mı?
MAHMUT – Hasan ve diğer arkadaşlar da başka evlere gittiler.
GÜLÜZAR – Yemeği ne zaman yiyorsunuz?
SELÇUK – Yarın, Gökçedere kenarında.
GÜLÜZAR – Güzel. Haydi biraz daha yağ toplayın. Neredeyse sığırlar gelecek.
ELİF – Teşekkür ederiz.
AYŞE – Hoşça kal Gülüzar Teyze.
GÜLÜZAR – Güle, güle çocuklar. (Gülüzar kapıyı kapatır.)
MAHMUT – Şimdi nereye gidiyoruz?
SELÇUK – Bu sefer de şu sokaktan gidelim. (İşaret eder.)
AYŞE – Baksanıza, diğer arkadaşlar da geliyor.
MAHMUT – Hani nerede?
AYŞE – (İşaret ederek) Bak, karşıda geliyorlar.
SELÇUK – Bekleyelim bakalım, onlar ne kadar toplamışlar.

SAHNE – 7
Önceki Çocuklar – Mustafa – Ömer – Hasan – Soner
(Birlikte sağdan sahneye girerler.)
MUSTAFA – (Gülerek) Siz de mi bizim gittiğimiz evlere gidiyor musunuz?
MAHMUT – Hayır. Sizin bu tarafa geldiğinizi gördük de. Bekleyelim bakalım onlar ne kadar toplamış dedik.
ÖMER – (Sevinçli) Bizim kaplar doldu da taşıyor.
SELÇUK – (Yaklaşıp kaplarına bakarak) Gerçekten siz bizden çok toplamışsınız.
MUSTAFA – (Elif’in ve Ayşe’nin tuttuğu kovalara bakıp) Sizinki de az değil. Bu kadar bulgur ve yağ ile çok yemek olur. Kum yiyecek bu kadar yemeği?
HASAN – Hasibe Nine, kovaları verirken çokça toplayın demişti. Ayrıca, herkesin evine uğrayın, kimsenin evini seçmeyin diye sıkı sıkı tembih etmişti. Siz bu sokaktaki bütün evlere uğradınız mı?
SELÇUK – Bütün evlere uğradık. Ama, bazılarında kimseler yoktu. Bekleyip geri döndük.
ÖMER – Ne yapalım şimdi?
AYŞE – Elimizdeki kapları Hasibe Nine’nin evine boşaltıp başka evlere gidelim.
ÖMER – (Sevinçli) Haydi o zaman.
HEP BİRLİKTE – Haydi.
Kararma

TABLO – 3

SAHNE – 8
Muhtar Hamza – Kel Rüştü
( Gökçedere kıyısı. Yakında ekin tarlaları. Uzakta Yeşilbayır köyü gözükmektedir. Köyün gerisinde tepelerinde yer yer karlar olan sıradağlar vardır.)
MUHTAR HAMZA – (Kel Rüştü ile birlikte soldan sahneye girerler. Her ikiside sigara içmektedir. Muhtarın gururlu bir hali vardır.) Havuzu yaptık Rüştü. Bakalım Gökçedere’nin suyunu kullanabilecek miyiz?
KEL RÜŞTÜ – (Aşırı saygılı) Elbette ağam. Bu yaptığınız köyümüz için büyük bir hizmet. Bundan sonra ekinlerden daha çok ürün alacağız.
MUHTAR HAMZA – Bakalım bu işe Yeşilbayırlılar ne diyecek.
KEL RÜŞTÜ – Hiçbir şey diyemezler ağam. Tam sırası. Yeşilbayır köyü ikiye bölündü. Rüstemoğulları ile Çakıroğulları birbirlerine düşman oldular. Birlik olup bizim karşımıza çıkamazlar.(Bıyıklarını burarak) Ben size dememiş miydim ağam, bu işi tereyağından kıl çeker gibi halledeceğim diye.
MUHTAR HAMZA – (Gülerek) Ulan şeytan, yoksa sen mi düşürdün onları birbirine?
KEL RÜŞTÜ – (Yılışarak) Orasını sorma ağam. Ben yapacağım dersem, yaparım.
MUHTAR HAMZA – (Merakla) Söyle bakalım, ne ettin de yıllardır kavga gürültü etmeyen köylüleri birbirine düşman ettin?
KEL RÜŞTÜ – Çocuklar sayesinde ağam, çocuklar sayesinde.
MUHTAR HAMZA – Nasıl anlamadım?
KEL RÜŞTÜ – Çok kolay oldu. Önce çocuklarına kumara alıştırdım. Kumara alışan ne yapar? Çocukların kumar yüzünden yaptıkları kavgayı, anneleri ve babaları da karışınca, kavga büyüdü. Sonunda köy ikiye ayrılıp birbirine düşman oldu.
MUHTAR HAMZA – (Ciddi bir ifadeyle) Çocukları bu işe karıştırmanı sevmedim.
KEL RÜŞTÜ – İyi ama ağam, başka türlü nasıl köyü ikiye ayırabilirdik? Hem kötü mü oldu? Bundan sonra Gökçedere’nin suyundan dört gün biz, üç gün de onlar yararlanacak.
MUHTAR HAMZA – Sen öyle zannet. Biz Gökçedere’nin suyunu kesince, belki de küs olanlar barışıp bir araya gelecekler. Yeşilbayırlıların, sularını kesmemize razı olacaklarını hiç sanmıyorum.
KEL RÜŞTÜ – Göreceksin ağam, seslerini bile çıkaramayacaklar. Düşmanlıkları o kadar ileri gitmiş ki, bir tarafın ak dediğine öteki taraf kara diyormuş.
MUHTAR HAMZA – Bekleyip göreceğiz. Yalnız şunu unutma, ben köylüyü belaya sokmak istemiyorum. Sen suyun önünü kesip bir dene bakalım. Nasıl bir tepki gösterecekler. Eğer, birlik olur da da: “ Niçin suyumuzu kestiniz?” diye gelirlerse, (Rüştü’nün bıyıklarını tutarak) kendi ellerimle bıyıklarını keserim. Anlaştık mı?
KEL RÜŞTÜ – Anlaştık ağam.
MUHTAR HAMZA – (Uzaklara bakarak) Şu gelenler Yeşilbayır köyünün çocukları değil mi?
KEL RÜŞTÜ – (Dikkatlice bakarak) Evet, önlerinde bir de kadın var.
MUHTAR HAMZA – Bizi burada görmesinler. Yukarı tarafa gidelim.
KEL RÜŞTÜ – Gidelim ağam. (Soldan çıkarlar
)
SAHNE – 9
Hasibe Nine – Ayşe – Elif – Mustafa – Ömer – Soner – Hasan
(Sahneye sağ taraftan Hasibe Nine, Ayşe, Elif, Soner, Mustafa, Ömer ve Hasan girerler. Erkek çocukların ellerinde bakraç vardır. Hasibe Nine’nin elinde köy ekmekleri, Ayşe ve Elif’in elinde ise sarı sarı çiğdemler vardır.)
HASİBE NİNE – (İşaret ederek) Çocuklar burası iyi. Genişçe bir yer. Bakraçları buraya bırakın.
MUSTAFA – (Bakracı koyarken) Pilav kapları çok ağırmış Hasibe Nine.
HASİBE NİNE – Haklısın oğul. Zaten onları senden başkası taşıyamazdı.
SONER – (Hasibe Nine’ye dönerek) Ayranları da yanlarına mı bırakalım.
HASİBE NİNE – Olur, çocuğum.
HASAN – (Soner ile birlikte kapları yere bıraktıktan sonra) Hasibe Nine, Gazi Dede çok geç kalmaz değil mi?
HASİBE NİNE – Öğle namazını kılıp geleceklerdi. Fazla geç kalmazlar.
ÖMER – Onlar gelinceye kadar oyun oynasak.
HASİBE NİNE – Niçin olmasın.
ÖMER – (Sevinçli) Haydi o zaman.
MUSTAFA – Ne oyunu oynayalım.
HASAN – Küçük at.
ÖMER – (Bağırarak) Haydi çocuklar, küçük at oyunu oynuyoruz. (Çocukların hepsi de daire şeklinde toplanırlar. Hep birlikte şarkı söylemeye başlarlar. Şarkının sözlerine uygun hareketler yaparlar.)
HEP BİRLİKTE –
Benim küçük bir atım var.
Otur dersem oturur (Çocuklar çömelir.)
Büzül dersem büzülür. (Çocuklar büzülür.)
Ayakları rap rap (Çocuklar ayaklarını yere vurur)
Süzül dersem süzülür (Çocuklar süzülür.)
Elleri şap şap (Eller birbirine vurulur.)
Bir oyana
Bir bu yana (İki yana sallanılır.)
Tıp (Bütün çocuklar kımıldamadan durur. Elif dayanamayıp güler. Elif oyundan çıkar.)
(Çocuklar neşe içinde oyun oynarken, Hasibe Nine de onları seyretmektedir. Bir önceki oyunu tekrarlarlar. Oyunun sonunda Soner güler. Elif’ten sonra Soner de oyundan çıkmış olur. Çocuklar üçüncü kez aynı oyun ile büzülmüş vaziyette iken sağdan sahneye Gazi Dede, Öğretmen ve İhtiyarlar girer.)

SAHNE – 10
Öncekiler – Gazi Dede – Öğretmen – 1.2.3. İhtiyar
GAZİ DEDE – (Gülerek) Ha şöyle. Size gülmek yakışır. Kavga sizin neyinize?
ELİF – (Sevinçli) Gazi dede geldi.
HASİBE NİNE – (Kalkarak yer gösterir.) Öğretmen bey oğlum, şöyle buyur.
(Çocuklar oyunu bırakır. Öğretmen ve ihtiyarlar, Hasibe Nine’nin gösterdiği yere oturlar.)
GAZİ DEDE – (Gülerek) Hanım, hazır mı yemekler?
HASİBE NİNE – Soğuyor bile. Hani köylüler gelmedi?
GAZİ DEDE – Onlar da geliyor. Muhtar, Ali’yi, İmam Efendi de Mesut’u getirmeye gitmişti. Gelirler birazdan. Sen istersen çocukların yemeklerini vermeye başla. Onlar açlığa sabredemezler.
HASİBE NİNE – (Saygılı) Olur. Ayşe kızım tabakları getirir misin?
AYŞE – (Tabakları uzatırken) Buyur Hasibe Nine.
HASİBE NİNE – Sağol kızım.
(Çocuklar yere oturup pilavlarını yerken Ayşe de bardaklara ayran doldurur. Hepsi de sevinç içindedir.)

SAHNE – 11

Öncekiler – Muhtar – Ali – 1.2.3. Köylü
MUHTAR – (Muhtar, sahnenin solundan Ali ve köylülerle birlikte sahneye girerler.) Selâmünaleyküm.
GAZİ DEDE – Ve aleykümselâm. Gel muhtar şöyle buyur. (İşaret ettiği yere muhtar ve gelenler oturur.)

SAHNE – 12

Öncekiler – İmam – Mesut – 4.5.6. Köylü
(Sahnenin sağından İmam, Mesut ve köylüler girerler.)
İMAM – ( Saygılı ) Selâmünaleyküm.
GAZİ DEDE – Ve aleykümselâm hocam.
(İmam, Mesut ve köylüler ihtiyarların yanına otururlar.)
GAZİ DEDE – (Yerinden kalkar) Sen de kalk Ali. (Ali de yerinden kalkar.) Yaklaş. (Gazi Dede’nin yanına yaklaşır. Çocuklar ve diğerleri heyecanla Gazi Dede’ye bakmaktadır.) Sen de kalkar mısın Mesut. (Mesut’ta kalkıp Gazi Dede’nin yanına gelir. Gazi Dede ikisinin de elini tutup önüne doğru birkaç adım atar.) Şimdi beni dinleyin: İçi, kibir ve düşmanlık dolu kalpten daha kötü bir şey bilmiyorum. Öfkeye pişmanlık ilacı fayda vermez. İnatçılıktan da rezillik doğar. Dört günlük dünyada kardeşçe yaşamak varken düşmanlık niye? Dostluk ve kardeşlikte çocukları örnek alın. Bakın onlar ne güzel oynaşıp gülüyorlar. Haydi siz de barışıp kucaklaşın bakalım. (Ali ve Mesut’u kucaklaştırır. Herkes sevinç içindedir. Gazi Dede Hasibe Nine’ye dönerek) Getir hanım sevgi yemeğinden!
SAHNE – 13

Öncekiler – Selçuk
(Herkes neşe içinde yemek yemeğe hazırlanırken, sahnenin solundan soluk soluğa Selçuk girer.)
SELÇUK – (Heyecanla) Gazi Dede! Gazi Dede!
GAZİ DEDE – (Merakla) Ne var yavrum. Söyle ne oldu?
SELÇUK – Gökçedere’nin suyunu kesmişler!
ALİ – (Heyecanla) Suyu mu kesmişler?
MESUT – (Öfkeli) Kim yapar bunu?
1.İHTİYAR – (Sinirli) Hangi hayırsızın işi bu?
GAZİ DEDE – (Sakin) Durun heyecanlanmayın. Yemeğimizi yedikten sonra gidip bakarız.
ALİ – Yemekten önce bir baksak dede!
MESUT – Kalkın gidelim!

SAHNE – 14
Öncekiler – Muhtar Hamza – Kel Rüştü
(Herkes ayağa kalmak isterken sahnenin solundan Muhtar Hamza ve Kel Rüştü girerler. Muhtar, Rüştü’nün bıyıklarından tutmaktadır.)
MUHTAR HAMZA – (Gülerek) Hiç kimse yerinden kalkmasın!
(Herkes olanlar karşısında şaşkına dönmüştür. Merakla Muhtar ve Rüştü’ye bakarlar.)
KEL RÜŞTÜ – (Ağlamaklı) Yapma, yapma ağam!
GAZİ DEDE – (Heyecanlı) Ne yapıyorsun muhtar? Bırak garibanı.
MUHTAR HAMZA – Ne garibanı Gazi Dede. Bu gördüğün sivri akıllı, benimle bahse tutuşup, eski köye yeni âdet getirmek istemişti. Başta bizim köyün çocukları bu yeni âdete karşı çıktılar. Gerisini sonra anlatırım. Sonunda Rüştü bahsi kaybetti. Ben de huzurlarınızda bıyıklarını kesiyorum. Çünkü böyle anlaşmıştık. (Makasla Rüştü’nün bıyıklarını kesmeye başlar.) Kesiyorum…. Kesiyorum…. Kestiiiiim!
(Herkes gülüşmeye başlar.)

PERDE

Ben Senin Yaşındayken

Kategori: TİYATRO TEXTLERİ — turktale @ 12:23 am

Ben Senin Yaşındayken

BABA: Oğlum gel bakalım buraya!
ÇOCUK: Buyur baba!
BABA: Bu hafta yapılan sınavda kaçıncı oldun?
ÇOCUK: 25. oldum baba.
BABA: Ama nasıl olur! Daha geçen hafta 21. idin. Nasıl dört sıra birden geriledin? Tembel herif.
ÇOCUK: Ne yapayım baba? Sınıfa dört tane yeni öğrenci daha geldi. Dolayısıyla 21.likten, 25.liğe geriledim. Hem bana kızmaya senin hakkın yok.
BABA: Bak şu bacaksıza! Bu kadar tembel olacaksın ve benim sana kızmaya hakkım olmayacak, öyle mi?
ÇOCUK: Tabii… Demek ki mükemmel bir çocuk dünyaya getirememişsiniz. El âlem öyle çocuk yapıyor ki! Hepsi süper zekâ.
BABA: Kızdırma beni alırım ayağımın altına bak. Sınıfta kalmış abuk subuk, aptal saptal konuşuyor.
ÇOCUK: Niye kızıyorsun baba? Sınıfta kaldıysak ne olmuş! Daha iyi ya!
BABA: Neresi iyi bunun?
ÇOCUK: Sürekli maddi sıkıntıdan bahsediyordun, düşünsene yeni sınıf için yeni kitaplar almak zorunda kalacaktın. Şimdi buna gerek kalmadı. Aynı kitapları yeniden kullanacağım.
BABA: Yahu şu karneye bak.Bütün dersler bir, bir, bir…. Allah aşkına bir tane bile iki yok. Yuh sana, nasıl becerdin bunu?
ÇOCUK: Hepsi bir mi, emin misin baba?
BABA: Bir de utanmadan şaşırma numarası yapıyor. Utan, utan! Al da kendi gözlerinle bir daha bak karneye.
ÇOCUK: Allah, Allah! Ver bakalım şu karneyi. Hepsi bir olmamalıydı…
BABA: Şunun söylediğine bak. Doğru hepsi bir olmamalıydı. Sıfır olmalıydı.Bir sene boyunca yattın tabi… Bir bile fazla sana. Ben senin yaşındayken sınıfın en iyisiydim. Karnemde bütün notlarım “5″ idi, “5″….
ÇOCUK: Yapma baba. Bu benim karnem değil. Dün bu karneyi tavan arasında buldum. Senin karnen bu. Neee! Benim karnem mi? Hadi canım…Ver bakiiimL.Aaa! Sahi ya… Eee… Şeeey yani. Diyecektim ki!..
ÇOCUK: Demek bütün notların beşti haa… İşte bak bu da benim karnem. İtiraf et baba, ben senden daha çalışkanım.
BABA: Tamam, tamam anladık, para istiyorsun. Söyle ne kadar vereyim?
ÇOCUK: Şeey! Ne desem bilmem ki! 500 yeter. Ama şimdilik…
BABA: Ne 400 mü? 300 neyine yetmez? Al şu 200´ü 100´ ünü geri getir.
ÇOCUK: Ama baba…
BABA: Aması maması yok. Al şunu! Dur bakim, senin eline ne oldu böyle?
ÇOCUK: Önemli değil baba
BABA: Nasıl önemli değil oğlum? Avuçların kıpkırmızı olmuş. Ne oldu?
ÇOCUK: Öğretmen dövdü.
BABA: Öğretmen mi dövdü? Hangi çağdayız? Dağ başı mı burası? Ben ona sorarım.
ÇOCUK: Dur, dur! Dur baba. Tabiki burası dağ başı değil. Ama galiba kabahat bendeydi.
BABA: Niye, ne oldu ki?
ÇOCUK: Arkadaşım öğretmenin sandalyesine raptiye koymuştu.
BABA: Raptiye koyan arkadaşınsa seni niye dövdü? Onu dövseydi ya!
ÇOCUK: Asıl olay ondan sonra.
BABA: Nasıl yani?
ÇOCUK: Ben de öğretmen raptiyenin üzerine oturmasın diye, tam oturacağı sırada sandalyeyi çektim. Hooop! Gümm! Tabiki…
BABA: Hak etmişsin. Bu gün okulda ne yaptınız?
ÇOCUK: Bu gün okulda dinamit yaptık.
BABA: Peki yarın ne yapacaksınız okulda?
ÇOCUK: Hangi okulda? Dinamit yaptık yaptık diyorum, okul falan kalmadı ortada

avukat komedi

Kategori: TİYATRO TEXTLERİ — turktale @ 12:22 am
  • HİZMETLİ: (Ortalığı temizler, avukatın masasını temizlerken avukat oturmaktadır.) Vallahi avukat bey çok zekisin avukat yazısının altına Made in Japan yazdırmakla iyi ettik galiba, herkes Japon malı sanıyor sizi. Televizyonun, elektronik eşyaların Japon malı olanları var da avukatın Japon malını ilk kez görüyorum. Japon malı avukat Ahmet Adıgüzel.

  • AVUKAT: Japon malı deyip durma işine bak be…

  • HİZMETLİ: Ayten isimli bir bayan aradı ve sizinle görüşmek istediğini söyledi. Bir iki saat sonra geliyorum dedi. Miras işiymiş.

  • AVUKAT: Miras işi mi? Tamam ilginç bir olay ama parasıyla değil mi ilgileneceğiz. Sen bu günlerde fazlaca kilo aldın, onları versen iyi olur. Küt diye kereste gibi devrilir, geberirsin valla! Sekretersin kendine dikkat etmelisin.

  • HİZ: Yok canım, kilom fazla mı ?

  • AV: Büyüyünce fil olacakmış gibi bir halin var.

  • HİZ: Yapmayın avukat bey. O kadar değil tartıldım seksen beş kiloyum. Yani bir eşeği tartsan daha ağır gelir.

  • AV: Zaten biraz daha kilo alırsan ondan farkın kalmayacak. Bol bol egzersiz yap. Kilo ver. Sonra kalp krizinden gidersin vallaha…

  • HİZ: Sahi mi söylüyorsunuz ?

  • AV: Tabi ki, sürekli çalış iş yap. En iyi zayıflama yolu çalışmaktır, ev işi yapmaktır.

  • HİZ: Ben eve gideyim o zaman.

  • AV: Akıllı, ev işi yapmak için eve gitmeye gerek yok, burada da aynısını yapabilirsin. Bol bol temizlik yap. Kilo verirsin.

  • HİZ: Ne güzel !

  • AV: Evet mesela şu sehpayı getir, masanın üstüne koy. (Hizmetli sehpayı alır getirir koyar.) Yakıştı mı ?

  • HİZ: Yooo.

  • AV: İyi o zaman geri götür, yerine koy.

  • HİZ: Zayıflamak için devamlı böyle mi yapacağım ?

  • AV: Buna benzer işler… (Kapı çalar.) Kapıya bak.

  • HİZ: Buyurun.

  • (İçeri bir erkek bir bayan girer.)

  • AV: Buyurun hoş geldiniz.

  • KOCA: Hoş bulduk.

  • KADIN: Hoş bulduk .

  • AV: Hayırdır, bir avukata ihtiyacınız var herhalde.

  • KOCA: Hayır efendim, bizim anlayışa, sevgiye, düzene, mutlu bir yuvaya ihtiyacımız vardı. Ama olmadı. Şimdi mecburen avukata ihtiyacımız var. Boşanmak istiyoruz.

  • AV: Öyle mi? Ne güzel! Değil tabi. Demek boşanacaksınız. Biliyorsunuz ki boşanmak ciddi bir durumdur. Çok iyi düşünmeniz gerekir.

  • KOCA: Evet, düşündük, taşındık… Zaten o düşünemiyor. Ben onun yerine de düşündüm ve karar verdim.

  • KADIN:Niye düşünemiyor muşum? Başlamayalım yine.

  • KOCA:Tabi başlamaya gerek kalmadı, zaten bitti… Her şey bitti.

  • AV: Efendim şimdi niçin boşanmak istediğiniz konusuna açıklık getirelim isterseniz.

  • KOCA: Tabi getirelim, açıklık getirelim, niçin boşanıyoruz ulan biz?

  • KADIN: Bunun için boşanıyoruz işte!

  • KOCA: Evet bunun için boşanıyoruz değil mi? Bunun için bizi boşayın hakim bey, pardon avukat bey. Hatta made in Japon Bey.

  • AV: Tamam, önce şu konuya bir açıklık getirelim. Beyefendi niçin boşanıyorsunuz?

  • KOCA: Efendim şunun için boşanıyoruz. Eee eee şey için eee anlaşmıyoruz…

  • AV: Tamam, demek bunun için boşanıyorsunuz Allah Allah

  • KOCA: (Karısına) Görüyor musun? Adam bile bize hak verdi. Allah Allah bile dedi.

  • AV: Hanımefendi siz neden boşanıyorsunuz?

  • KADIN: Efendim ben eee şey için boşanıyorum. Eee işte anlaşamıyoruzmuşuz bunun için boşanıyoruz.

  • AV: Ne güzel! değil. Demek boşanacaksınız.

  • KOCA: Tabi avukat bey, üstelik boşanmak için bu kadar çok sebep varken dün bir de demez mi? Ben Fenerbahçeliyim diye. İşte ipler o zaman koptu. Evlenmeden önce arkadaşın kendisini uyarmıştım.

  • AV: Ne diye?

  • KOCA: Fenerbahçe’nin adını ağzına almayacaksın diye. Fenerli olduğunu yıllarca gizlemiş. Yıllardır bir fenerliyle evliymişim de haberim yokmuş.

  • KADIN: Fenerbahçeli olmak suç mu şimdi yani?

  • KOCA: Evet suç. Ulan tutacak başka takım mı yok? Mesela git Mersin İdman Yurdunu tut

  • AV: Şimdi tam anlayamadım da. Siz karınızdan FB’li olduğu için mi boşanıyorsunuz.?

  • KOCA: Tam olarak öyle değil tabi. Mesela hanımefendinin matematiği ve kimyası da oldukça zayıf. Yani böyle olmaz ki. Anlaşamıyoruz. Lisedeyken müzik dersi de zayıfmış zaten.

  • KADIN: Her akşam eve sarhoş geliyorsun, senin eziyetini çekiyorum sürekli, bıktım artık. Dayanamıyorum. İnsan evlenince huzur, mutluluk ister. Biz hiç huzur bulamadık mutlu olamadık ki. Ben mutluluğu pembe dizilerde seyrettim.

  • KOCA: Görüyorsunuz zeytinyağı gibi üste çıktı. Huzurlu değilmiş miş miş miş. Çarpılırsın ulan yalan söyleme. Sana huzur bulasın diye Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Huzur adlı romanını bile aldım.

  • KADIN: Yine suçlu ben oldum. Sen çocuğumuzun kız olmasından bile beni sorumlu tuttun.

  • AV: Çocuğunuz da mı var ?

  • KOCA: Evet Ona çocuk denirse var. Daha doğrusu, o kız hanımefendinin. Önceden anlaştık, erkek olacaktı, olmadı. Bir erkek çocuk bile veremedin bana, yazıklar olsun!

  • KODIN: Tamam, onun suçu da benim, suçsa tabi.

  • AV: Bu tartışmalara bakılırsa aranızda çözülmeyecek sorunlar var. Siz en iyisi boşanın olmaz mı?

  • KOCA: Eeee bak bu çok iyi bir fikir, bunu hiç düşünmemiştim. Hatırlattığınız için teşekkürler avukatçığım. (Sinirlenir) Kardeşim biz buraya boşanmak için geldik, sen ne diyorsun?

  • AV: Hanımefendi siz ne diyorsunuz ?

  • KADIN: Ben ne diyeyim, kocam her şeyin en iyisini bilir.

  • AV: Kocanız sizden boşanmak istiyor.

  • KADIN : Kocam bilir valla! Ben ne diyeyim?

  • AV: Hanımefendi siz çalışıyor musunuz?

  • KOCA: Evet, ev işleri yapıyor, çamaşır, bulaşık falan…

  • AV: Öyle değil, paralı maaşlı bir işte çalışıyor mu ?

  • KOCA: O ne demek ulan? Kafamda boynuz falan görüyor musun sen ?

  • AV: Beyefendi konuyu saptırmayın. Hanımefendi çalışmıyorsa ve boşanmak istemezse ona boşanınca nafaka vermek zorunda kalacaksınız.

  • KOCA: Nafaka mı o ne? Sadaka gibi bir şey mi?

  • AV: Hayır aylık belli bir miktar parayı sürekli vereceksin.

  • KOCA: Hadi ya! İyi valla! Karıyı hem boşayalım, hem de para verelim. Ulan nişanlanırken para, evlenirken para, boşanırken para, boşadıktan sonra para… Ne ulan bu karı milletinden çektiğimiz? Medeni Kanun değişsin, böyle olmaz arkadaş!

  • KADIN: Vallahi avukat bey kocam en iyisini bilir. Geçende bir filmin sonunda ne olacağını bile bildi. Şaştım kaldım.

  • KOCA: Salak, o filmi önceden izlemiştim .

  • AV: Sizin boşanma kararınız kesin mi ?

  • KADIN: Vallahi ne desem bilmiyorum. Babam beni bu adama verdi. Birkaç kere telefonda konuştuk, sonra evlendik. Ben üzerime düşen görevleri yapıyorum. Temizlik, bulaşık, yemek, çamaşır falan, ama kocam olan bu adam da üzerine düşeni fazlasıyla yapıyor: İşe gidiyor, geliyor, hatta fazlasını yapıyor. İşten yorulup geliyor, bir de beni dövüyor, iyice yoruluyor, ben bu duruma üzülüyorum. İki yaşında kızımız var, onu gözümüz görmez oldu neredeyse.

  • KOCA: Kızımız deme o senin kızın. Kahvede bile herkes benimle dalga geçiyor, “kız babası” diye. Çok zoruma gidiyor. Üstelik çocuk 2 yaşına geldi, çarpım tablosunu bile bilmiyor.

  • AV: Bu tartışma uzar gider. Siz kararınızı verin, beni de boş yere yormayın. Biz sekreterimle egzersiz yapacağız daha. Evet hanımefendi, boşanmak istiyor musunuz ?

  • KADIN: Tabi ki gururlu, şerefli bir insan olarak, beni sevmeyen benle yaşamak istemeyen biriyle evli kalmak istemem.

  • -SON-

avukat komedi

Kategori: TİYATRO TEXTLERİ — turktale @ 12:22 am
  • HİZMETLİ: (Ortalığı temizler, avukatın masasını temizlerken avukat oturmaktadır.) Vallahi avukat bey çok zekisin avukat yazısının altına Made in Japan yazdırmakla iyi ettik galiba, herkes Japon malı sanıyor sizi. Televizyonun, elektronik eşyaların Japon malı olanları var da avukatın Japon malını ilk kez görüyorum. Japon malı avukat Ahmet Adıgüzel.

  • AVUKAT: Japon malı deyip durma işine bak be…

  • HİZMETLİ: Ayten isimli bir bayan aradı ve sizinle görüşmek istediğini söyledi. Bir iki saat sonra geliyorum dedi. Miras işiymiş.

  • AVUKAT: Miras işi mi? Tamam ilginç bir olay ama parasıyla değil mi ilgileneceğiz. Sen bu günlerde fazlaca kilo aldın, onları versen iyi olur. Küt diye kereste gibi devrilir, geberirsin valla! Sekretersin kendine dikkat etmelisin.

  • HİZ: Yok canım, kilom fazla mı ?

  • AV: Büyüyünce fil olacakmış gibi bir halin var.

  • HİZ: Yapmayın avukat bey. O kadar değil tartıldım seksen beş kiloyum. Yani bir eşeği tartsan daha ağır gelir.

  • AV: Zaten biraz daha kilo alırsan ondan farkın kalmayacak. Bol bol egzersiz yap. Kilo ver. Sonra kalp krizinden gidersin vallaha…

  • HİZ: Sahi mi söylüyorsunuz ?

  • AV: Tabi ki, sürekli çalış iş yap. En iyi zayıflama yolu çalışmaktır, ev işi yapmaktır.

  • HİZ: Ben eve gideyim o zaman.

  • AV: Akıllı, ev işi yapmak için eve gitmeye gerek yok, burada da aynısını yapabilirsin. Bol bol temizlik yap. Kilo verirsin.

  • HİZ: Ne güzel !

  • AV: Evet mesela şu sehpayı getir, masanın üstüne koy. (Hizmetli sehpayı alır getirir koyar.) Yakıştı mı ?

  • HİZ: Yooo.

  • AV: İyi o zaman geri götür, yerine koy.

  • HİZ: Zayıflamak için devamlı böyle mi yapacağım ?

  • AV: Buna benzer işler… (Kapı çalar.) Kapıya bak.

  • HİZ: Buyurun.

  • (İçeri bir erkek bir bayan girer.)

  • AV: Buyurun hoş geldiniz.

  • KOCA: Hoş bulduk.

  • KADIN: Hoş bulduk .

  • AV: Hayırdır, bir avukata ihtiyacınız var herhalde.

  • KOCA: Hayır efendim, bizim anlayışa, sevgiye, düzene, mutlu bir yuvaya ihtiyacımız vardı. Ama olmadı. Şimdi mecburen avukata ihtiyacımız var. Boşanmak istiyoruz.

  • AV: Öyle mi? Ne güzel! Değil tabi. Demek boşanacaksınız. Biliyorsunuz ki boşanmak ciddi bir durumdur. Çok iyi düşünmeniz gerekir.

  • KOCA: Evet, düşündük, taşındık… Zaten o düşünemiyor. Ben onun yerine de düşündüm ve karar verdim.

  • KADIN:Niye düşünemiyor muşum? Başlamayalım yine.

  • KOCA:Tabi başlamaya gerek kalmadı, zaten bitti… Her şey bitti.

  • AV: Efendim şimdi niçin boşanmak istediğiniz konusuna açıklık getirelim isterseniz.

  • KOCA: Tabi getirelim, açıklık getirelim, niçin boşanıyoruz ulan biz?

  • KADIN: Bunun için boşanıyoruz işte!

  • KOCA: Evet bunun için boşanıyoruz değil mi? Bunun için bizi boşayın hakim bey, pardon avukat bey. Hatta made in Japon Bey.

  • AV: Tamam, önce şu konuya bir açıklık getirelim. Beyefendi niçin boşanıyorsunuz?

  • KOCA: Efendim şunun için boşanıyoruz. Eee eee şey için eee anlaşmıyoruz…

  • AV: Tamam, demek bunun için boşanıyorsunuz Allah Allah

  • KOCA: (Karısına) Görüyor musun? Adam bile bize hak verdi. Allah Allah bile dedi.

  • AV: Hanımefendi siz neden boşanıyorsunuz?

  • KADIN: Efendim ben eee şey için boşanıyorum. Eee işte anlaşamıyoruzmuşuz bunun için boşanıyoruz.

  • AV: Ne güzel! değil. Demek boşanacaksınız.

  • KOCA: Tabi avukat bey, üstelik boşanmak için bu kadar çok sebep varken dün bir de demez mi? Ben Fenerbahçeliyim diye. İşte ipler o zaman koptu. Evlenmeden önce arkadaşın kendisini uyarmıştım.

  • AV: Ne diye?

  • KOCA: Fenerbahçe’nin adını ağzına almayacaksın diye. Fenerli olduğunu yıllarca gizlemiş. Yıllardır bir fenerliyle evliymişim de haberim yokmuş.

  • KADIN: Fenerbahçeli olmak suç mu şimdi yani?

  • KOCA: Evet suç. Ulan tutacak başka takım mı yok? Mesela git Mersin İdman Yurdunu tut

  • AV: Şimdi tam anlayamadım da. Siz karınızdan FB’li olduğu için mi boşanıyorsunuz.?

  • KOCA: Tam olarak öyle değil tabi. Mesela hanımefendinin matematiği ve kimyası da oldukça zayıf. Yani böyle olmaz ki. Anlaşamıyoruz. Lisedeyken müzik dersi de zayıfmış zaten.

  • KADIN: Her akşam eve sarhoş geliyorsun, senin eziyetini çekiyorum sürekli, bıktım artık. Dayanamıyorum. İnsan evlenince huzur, mutluluk ister. Biz hiç huzur bulamadık mutlu olamadık ki. Ben mutluluğu pembe dizilerde seyrettim.

  • KOCA: Görüyorsunuz zeytinyağı gibi üste çıktı. Huzurlu değilmiş miş miş miş. Çarpılırsın ulan yalan söyleme. Sana huzur bulasın diye Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Huzur adlı romanını bile aldım.

  • KADIN: Yine suçlu ben oldum. Sen çocuğumuzun kız olmasından bile beni sorumlu tuttun.

  • AV: Çocuğunuz da mı var ?

  • KOCA: Evet Ona çocuk denirse var. Daha doğrusu, o kız hanımefendinin. Önceden anlaştık, erkek olacaktı, olmadı. Bir erkek çocuk bile veremedin bana, yazıklar olsun!

  • KODIN: Tamam, onun suçu da benim, suçsa tabi.

  • AV: Bu tartışmalara bakılırsa aranızda çözülmeyecek sorunlar var. Siz en iyisi boşanın olmaz mı?

  • KOCA: Eeee bak bu çok iyi bir fikir, bunu hiç düşünmemiştim. Hatırlattığınız için teşekkürler avukatçığım. (Sinirlenir) Kardeşim biz buraya boşanmak için geldik, sen ne diyorsun?

  • AV: Hanımefendi siz ne diyorsunuz ?

  • KADIN: Ben ne diyeyim, kocam her şeyin en iyisini bilir.

  • AV: Kocanız sizden boşanmak istiyor.

  • KADIN : Kocam bilir valla! Ben ne diyeyim?

  • AV: Hanımefendi siz çalışıyor musunuz?

  • KOCA: Evet, ev işleri yapıyor, çamaşır, bulaşık falan…

  • AV: Öyle değil, paralı maaşlı bir işte çalışıyor mu ?

  • KOCA: O ne demek ulan? Kafamda boynuz falan görüyor musun sen ?

  • AV: Beyefendi konuyu saptırmayın. Hanımefendi çalışmıyorsa ve boşanmak istemezse ona boşanınca nafaka vermek zorunda kalacaksınız.

  • KOCA: Nafaka mı o ne? Sadaka gibi bir şey mi?

  • AV: Hayır aylık belli bir miktar parayı sürekli vereceksin.

  • KOCA: Hadi ya! İyi valla! Karıyı hem boşayalım, hem de para verelim. Ulan nişanlanırken para, evlenirken para, boşanırken para, boşadıktan sonra para… Ne ulan bu karı milletinden çektiğimiz? Medeni Kanun değişsin, böyle olmaz arkadaş!

  • KADIN: Vallahi avukat bey kocam en iyisini bilir. Geçende bir filmin sonunda ne olacağını bile bildi. Şaştım kaldım.

  • KOCA: Salak, o filmi önceden izlemiştim .

  • AV: Sizin boşanma kararınız kesin mi ?

  • KADIN: Vallahi ne desem bilmiyorum. Babam beni bu adama verdi. Birkaç kere telefonda konuştuk, sonra evlendik. Ben üzerime düşen görevleri yapıyorum. Temizlik, bulaşık, yemek, çamaşır falan, ama kocam olan bu adam da üzerine düşeni fazlasıyla yapıyor: İşe gidiyor, geliyor, hatta fazlasını yapıyor. İşten yorulup geliyor, bir de beni dövüyor, iyice yoruluyor, ben bu duruma üzülüyorum. İki yaşında kızımız var, onu gözümüz görmez oldu neredeyse.

  • KOCA: Kızımız deme o senin kızın. Kahvede bile herkes benimle dalga geçiyor, “kız babası” diye. Çok zoruma gidiyor. Üstelik çocuk 2 yaşına geldi, çarpım tablosunu bile bilmiyor.

  • AV: Bu tartışma uzar gider. Siz kararınızı verin, beni de boş yere yormayın. Biz sekreterimle egzersiz yapacağız daha. Evet hanımefendi, boşanmak istiyor musunuz ?

  • KADIN: Tabi ki gururlu, şerefli bir insan olarak, beni sevmeyen benle yaşamak istemeyen biriyle evli kalmak istemem.

  • -SON-

Önceki Yazılar»

WordPress.com'dan blog alın.