Turkish Tale

Nisan 11, 2007

SANATTA YAPILANMA

Kategori: MAKALELER — turktale @ 12:38 am

SANATTA YAPILANMA

Ümit Bakış

Türk Tiyatro Laboratuvarına Doğru

Kategori: MAKALELER — turktale @ 12:37 am

Türk Tiyatro Laboratuvarına Doğru

NEDİM SABAN

Bu yazının net olarak anlaşılabilmesi için, öncelikle sözün karşı tarafa geçmesi ve sözcüğün anlam kazanması gerekmektedir. Oysa, iyi bir tiyatro yapıtında asal olan söz değildir.

Pek çok kötü tiyatro oyunu vardır ki koca sözler altında ezer kahramanlarını; kimilerinde de söz azdır ama durum vardır, imge vardır, ışık vardır, karakter vardır; söz yoktur ama çatışma vardır. Ne yazık ki, 21.yüzyılda bile pekçok tiyatro yazarımız ve onlara değer biçerek sahnede varolmalarını sağlayan dramaturglar, müdürler, genel müdürler tiyatro yazımını salt söze dayandırdıkları için, ortaya sözü bol ama tiyatral yanı eksik yapıtlar çıkmaktadır. Dünyada tiyatro görselliğe kayarken ve en önemlisi drama, ortaçağ karanlığından kurtulmanın sevinciyle kazandığı alacalı bulacalı, süslü püslü halinden gitgide arınarak, sadelik kazanırken, Türk Tiyatro yazını gittikçe karmaşık bir hal kazanmakta ve kimi zaman makyajını fazla kaçırmaktadır.

Tiyatroda asal olan söz değilse, nedir? Çeşitli tiyatro kuramları farklı kavramlara öncelik tanır burada. Sonuçta, tiyatro “insana” ait olansa, tiyatro sanatı da “insana ait olan malzemenin kağıda dizilmesidir.” Aslolan, sözkonusu malzemenin kendisidir o zaman, yazarının kimliği değil. Yazarı ister zengin olsun, ister yoksul, ister arkası güçlü olsun, ister evcil, ister kadın olsun, ister erkek, ister genç olsun, ister yaşlı yalnızca yazdıklarından dolayı haketmelidir oynanmayı. Oysa bizim tiyatrolarımızda hala o yazarı, o yazar olduğu için oynama huyu vardır. Çok tecrübeli bir yazar, bal gibi kötü bir oyun da yazar.Bunun da cezasını seyirciye yazar.

İşi daha da ileri götürerek, sanatta sınır olmadığını ve nasıl kadın/erkek yazar ayrımı yapmanın cinsiyetçilik olacağına inanırsak, bir esere “YERLİ MALI HALKIN MALI, HERKES ONU KULLANMALI” muamelesi yapmanın da, elle tutulur hiçbir tarafı olmadığını söyleyebiliriz. Ödenekli tiyatrolarımız repertuarlarını belirlerken körü körüne yüzde bilmemkaç yerli diye bir sayı belirleyip, eserleri adeta bu sayıyı tutturmak için spor toto yaparcasına kullanmaktadırlar. Özel tiyatrolar da, yerli oyun oynamanın daha çok ödenek almak demek olduğunun bilinciyle, kendilerini devletin verdiği bu tatlı rüşvet pastasından bir dilim yemeye zorlamaktadırlar. Oysa, oyunların cinsiyetleri, dinleri, ırkları olmadığı gibi, memleketleri de yoktur.

Bugün Keşanlı Ali Destanı’nı izleyen biri, tabi ki folklorik motifleri göz önüne alır ama Ali karakteri her yerin insanına birşeyler verir çünkü evrenseldir. Önemli olan bu oyunu Türk olduğu için değil, iyi olduğu için benimsemektir. Bu durumda, ülkemiz yazarları, bizim insanımızı iyi tanımakla övünebilir ama amaç “Türk’ü Türk’e anlatmak”değil, bize ait insanı dünyanın herhangi bir yerindeki herhangi bir kişiye tanıtmak olmalıdır. Bir oyunu salt milliyetinden dolayı oynamak, ayrımcılığın en büyüğüdür.

Bu bağlamda kimi sanat yönetmenlerimizin “İngiltere’de yazar yoktur. Fransa’da yazar yoktur” türü genellemelerini ciddiye almak bile yanlıştır. Tiyatro her yerde tiyatrodur ve başarılı olduğu sürece herkese birşeyler verebilir. Tiyatro yazarının etiketi olmaz, tiyatro yapıtının bavulu olmaz; o heryerde, kim olursa olsun ve ne olursa olsun vardır.

Shakespeare’in kahramanları her yerde ölümsüzken, sözgelimi David Mamet fazla Amerikan kalabilir. Neil Simon’u anlayabilmenin büyük bir bölümü Yahudi Kültürü’nü, August Wilson’u kavrayabilmek Siyahi Kültürü gerektirebilir. Ama Mamet “GLENGARY GLEN ROSS”da New York’lu emlakçıların kavgasını anlatırken, aslında kapitalist toplumlarda insanı öldüren rekabet duygusunu dile getirir. “SATICININ ÖLÜMÜ”, belki Toshiba firmasının üst düzey yöneticisini direkt olarak ilgilendirmez ama sonuçta, zengin insan malzemesinden dolayı her yüreğe hitap eder. Geçtiğimiz günlerde Türkiye’de pekçok ödül alan “LEEANE’İN GÜZELLİK KRALİÇESİ”, bu konuda iyi bir örnektir. Oyun Leeane adlı küçük bir İrlanda kasabasının sorunlarını anlattığı halde, seyirciyi derinden sarsmıştır. New York’da genellikle İrlandalıların rağbet ettiği oyun, temelindeki malzemenin zenginliğinden dolayı, Türk seyircisine hitap etmeyi başarmıştır.Türk yazınında da Ali’ler ve Ayşe’lerin böyle zenginlikle yazılması dileğimizdir.

Ancak, tiyatro yazınımızın, uluslararası başarıyı yakalamak adına, folklorun dar koridorlarında hapsolma tehlikesi de yatmaktadır. Folklor, bir eserin malzemesine katkı sağlayabilir, ancak sanatı folklora hapsetmenin bir anlamı yoktur. Sanat kural tanımaz, ve herhangi bir biçimsel elbiseye sığdırılamaz.

Tiyatro yazarının söz değil, teatral malzeme yarattığını ve bu malzemenin etiketlendirilmesinin yanlış olacağını belirttikten sonra, tiyatro yazarının dünyanın en bağımlılık gerektiren işini yaptığını da belirtmeliyiz. Ressam, resminin %99′undan tamamıyla kendi adına sorumludur, oysa yazar, yönetmene, dekoratöre, oyucuya v.b. bağımlıdır. Ödenekli tiyatrolarımızı şimdiki yönetim biçiminde repertuar kurulundan geçen yapıtlar, herhangi bir yönetmene havale edilir, genellikle de yerli yazarlar, o yıl yönetimle arası pek iyi olmayanlara devredilir. Bu kurumlarda görevli sanatçılar, o eserde görevlendirildikleri için çalışırlar ve bu nedenle de ortaya pek başarılı olmayan yapıtlar çıkartırlar. Sözkonusu yerli/yabancı oyun genellemesinin ortadan kalkması ve repertuar politikaları yapılırken bu ayrımın gözetilmemesi, bu bağlamda da yararlı olacaktır.

Peki repertuar politikalarını yaparken yerli oyunun ödüllendirilmemesi, zaten tiyatrodan elini eteğini çekmiş yazarlarımızın ortadan yok olmaları ve dolayısıyla Türk Tiyatrosunun bitmesi anlamına gelmez mi? Bu soruyu önce tersten soralım: Türk Tiyatrosu başlamış mıdır ki?On tane tiyatro yazarı saymayı hepimiz becerebiliriz ama şu sorulara nasıl yanıt verebiliriz?

1) Son beş yılda oynanmış on tane tiyatro yazarı kimdir?

2) Son beş yılda on tane oyunu oynanmış tiyatro yazarı kimdir?

3) Son beş yılda sayılı oyun yazdığı halde, yazdığı eski oyunlar ısıtılıp ısıtılıp oynananlar kimlerdir?

Bu durumda ne yazık ki, iyi örgütlenerek, doğru insanlar tanıyan ve doğru insanları etkileyen kişilerin, ön plana çıktığı görülmektedir. Köşedeki bakkalda çalışan Ahmet Efendi’nin ya da Dil Tarih Fakültesinde dirsek çürüten Engin Bey’in söyleyecek hiç mi sözü yoktur da, onların oyunları sahne ışığı görmemektedir? Bu kişileri, oynanan birkaç yazardan ayıran tek özellik deneyim eksiklikleridir. Peki, deneyimli yazar olabilmek için deneyim kazanmaya başlayacakları bir yer olmalıdır. Burası neresidir?

Kuşkusuz bu alan, ödenekli tiyatrolar olamaz. Bir koltuğun devlete maliyetinin ortalama 30 milyon olduğu bir ortamda, yeni denemelere yer yoktur. Her alanda baltalanan özel tiyatroların da bunu denemeye cesareti yoktur. Bu durumda, TÜRKİYE’DE BİR YAZAR LABORATUVARININ KURULMASINA gerek vardır.

Tiyatrokare’nin birinci kuruluş yılında denediğim ve sponsor eksikliği nedeniyle tam olarak hayata geçiremediğim bu laboratuvarda, Türk Tiyatrosu’na hizmet etmekten onur duyacağımı belirtmek isterim.

Bu laboratuvar hem yeni yazarların eserlerini etiketlendirmeksizin hayata geçirerek, yalnızca güçlülerin tutunduğu tekelin bir nebze kırılmasını sağlayacak, hem de her yazdıklarının iyi olduğu düşüncesiyle, bir eleme gerekmeksizin, sadece yerli oldukları için sahnelenen eserlerin denenmesi için usta kalemlere geniş olanaklar sağlayacaktır. Sürecin sonuçtan daha önemli olduğu bu laboratuvarda eserlerin kimi bölümleri gerekirse yeniden kaleme alınacak, seyirciyle buluşamayan sahneler revize edilecektir. Sözkonusu laboratuvarda görevlendirilecek sanatçılar istekli olacakları için, eserlere ihanet etmeyecekler ve o eserin oluşmasına kadar geçecek olan sürece katkıda bulunacaklardır. Ayrıca, bu laboratuvarda oyunlar önce okuma tiyatrosu, sonra küçük prodüksiyonlar halinde evre evre oluşturulacak ve yazarın, eserin her aşamasında kontrolü elinde tutması sağlanacaktır.

Amerikan Tiyatrosu’nda son yirmi yılda ortaya çıkan eserlerin büyük bir bölümü böyle bir laboratuvar aşamasından geçtikten sonra seyirciyle buluşmuştur. Hatta bölge tiyatroları da birer laboratuvar görevi üstlenmiş ve bu anlamda Broadway’e hizmet etmiştir. Ancak Anadolu tiyatrolarına bu misyonu yükleyerek, İstanbul merkezli düşünmek haksızlık olacaktır. Van’daki tiyatro izleyicisinin, İstanbul’dan ne eksiği vardır ki, deneme tahtası olarak kullanılacaktır? Oysa, tiyatro laboratuvarının seyircisi, bir eserin sürecini yaşamanın heyecanını yaşayacağı için, böyle bir çalışmaya antrenmanlı olacaktır.

Tiyatro Laboratuvarı düşüncesinin kağıtta kalmayacağını umarak, Türk Tiyatrosu’nun bu tıkanık döneminde büyük bir heyecan yaratacağını ve daha çok televizyona yönelen kalemleri tekrar tiyatroya çekeceğini, rekabet duygusunun eksikliği içinde üretim kaliteleri düşen usta yazarlara da bir motivasyon sağlayacağını düşünüyor ve bu konuda atılacak her adıma destek olmaya söz veriyoruz.

Tiyatro Sanatını Geliştirme Derneği adına,
Nedim Saban

Bölge Tiyatroları Nasıl Olmalı – 1

Kategori: MAKALELER — turktale @ 12:37 am

Bölge Tiyatroları Nasıl Olmalı – 1

İSKENDER ALTIN

Tiyatro Eleştirmenleri Birliği’nden

Kategori: MAKALELER — turktale @ 12:36 am

Tiyatro Eleştirmenleri Birliği’nden

GÜLŞEN KARAKADIOĞLU

Önceki Yazılar»

WordPress.com'dan blog alın.