Turkish Tale

Nisan 7, 2007

Ey “SEVGİ !” Sen Nerdesin?

Kategori: DİL EDEBİYAT — turktale @ 3:16 pm

Ey “SEVGİ !” Sen Nerdesin?

“Seriyorum, öyleyse varım.”.’ Unamuno

Cüneyd Tandoğan

“Sevginin bulunmadığı yerde, us da (akıl da) arama” demekle Dostoyevski
içinde bulunduğumuz çağın konumunu önceden görmüş mu dersiniz?…

İnsan. bilinen en ussal dirimdir (canlıdır), insana göre. Doğayı ve insan doğasını değiştirme, geliştirme ve dönüştürmesinin temelinde, us varlığı olması yatar, İlkel yapısından çağdaş bir görünüme ulaşması, uygulayımla (teknikle) yaşanır bir yeryuvara (küreye, yerküreye.dünyaya) varması, usunu yaşama geçirmesinin göstergelerindendir,
Ne var ki insan, salt “iyi”, “güzel” ve “doğru”olandan çok, ne yazık ki “kötü “, “çirkin ‘ve’ yanlış” olanla dolu bir yaşam kurmada daha da becerikli (!) davranmıştır. Yüzyıllar boyu süren savaşlar, açlık, yokluk ve zamansız ölümler, buna en acı örnektir.

Kimi ulusların ya da kişilerin çıkan adına insanlığı yoksulluğa ve yokluğa sürüklemek, ülkeleri “kuzeyliler ” (çok gelişmişler) ve “güneyliler” (az gelişmişler) diye sınıflandırmak, dahası yeryuvarın tek erki (gücü, hakimi) konumuna ulaşmak adına “amaç için, her araç geçerlidir” sözünü uygulamaya çalışmak, çağımız insanının hangi koşullarda soluk almaya uğraş verdiğini açık-seçik ortaya koymaktadır.

Herkes aynı gemide oysa: Birilerinin varsıllığı (zenginliği), gücü ve hep pasta yemesi için, geride kalanların acı. yoksulluk ve açlık bataklığına sürüklenmesi; savaşlarla insanlığın ve yeryuvarın yokluğa yönlendirilmesi ussal mı ve yanan, batan, tarihe gömülen gemiden hiçbir kişinin sağ olarak çıkmaması sonucunu doğurması neyin, kimlerin utkusu (zaferi) sayılabilir ki?…

“Ben” yerine “Biz”demeyi öğrenemedi İnsan; insanlık adına. Birlikte uzun soluklu bir yaşamı yüzyıllar boyu sürdürebilmenin önkoşulunun “sevgi” olduğunu algılayamadı bunca zaman. Thomas Hobbe’sun “insan, insanın kurdudur” sözünü doğrularcasına kemirip, acıtıp, yaralayıp öldürmesine karşın kendi türünü, “insan, insanın dostudur” sözü doğrultusunda “mutlu insanlık”ı oluşturamadı.

Önce bireyler,aileler; sonra topluluklar, toplumlar; ardından uluslar; derken, uluslararası kurum ve kuruluşlar gerçek çıkarın barışta, “yeryuvar kardeşliğinde, paylaşımda; Özce “insan sevgisinde olduğunu anlayıp, insana, yaşama, doğaya, yeryuvara, evrene yönelik her türlü girişim ve uygulamada, yeryuvarın herkesin olduğu bilinciyle kararlar almanın artık kaçınılmaz olduğu düşüncesiyle “ortak us”ta birleşmeyi ilke edinmelidir.

Düşünür Descartes, doğmanın, yemenin-içmenin, inaksal (dogmatik) düşüncelerle körü körün, irdelemeden, sorgulamadan (Sokrates’in, “eleştirilmemiş, sorgulanmamış bir yaşam, yaşanmaya değmez” sözünü doğrularcasına) yaşamanın değil “düşünerek yaşama”nın değerini “düşünüyorum, öyleyse varım*’ sözüyle vurgularken, gerçek “varoluş”un ussal düşünmeyle (usdışı değil !) oluşabileceğini belirtir. Unamuno’ysa, bir adım daha ileri adım atarak, düşünceyi sevgiye dönüştürmekle insanlığın varlık kazanabileceğini bizlere anlatmaya çabalar gibidir…

İnsan us ve sevgi varlığıysa çok ivedi sormalı, “Ey Sevgi! Sen Nerdesin?” diye ve ardına düşmeli yeniden sevginin, insanlığın bugünü – yarını için,,. “

Türkçesi Varken

Kategori: DİL EDEBİYAT — turktale @ 3:12 pm

Türkçesi Varken

Erdem Türkmence

Spinoza, “Bir dili kullananlar bozmazlarsa, dışarıdan hiç kimsenin buna gücü yetmez…!” demiş. Kuşkusuz dil toplumsal bir süreç, ama hiçbir biçimde ortamalı değildir.

Örneğin:

Modernize, modernize etmek: Dilimize Fransızca’dan geçmiş, çağcıl, çağcıllaştırılmış, çağcıllaştırmak vb. anlamlarına geliyor. Modern sözcüğünün dilimizdeki karşılığı “çağcıl” olduğuna göre, neden sözcüğün türevleri için çağcıl’ın türevlerini kullanmayalım?

Zanlı: Arapça “zann” kökünden önad. Kesin bilinmeyen, kuşkulu, öyle sanılan ya da var sayılan anlamlarına geliyor. Dilimize bir türe terimi olarak yerleşmiş. Ama Türkçesi var. Değerli öğretmenlerimizden H.V. Velidedeoğlu da, değerli türecilerimizden Ali Rıza Önder de hazırladıkları türe sözlüklerinde bu terimin karşılığına Türkçe “sanı” ad kökünden “sanık” önadıyla karşıladılar. Sözcük yargı diline girdi ve sevilerek kullanıldı. Ne var ki son dönemlerde nedense Arabın peltek “z” li sözcüğü yeniden diriltildi. Kimse de, ayıp ediyorsunuz, güzel Türkçesi var bunun, neden Arapçasını kullanıyorsunuz, demiyor.

Şeffaf: Arapça önad. Bunun yerine hep cam gibi, bakınca arkasındaki ya da altındaki görülebilen, saklısız olan anlamındaki “saydam” önadını kullanıyorduk. Birtakım yerlerden düşürülüp uzaklaştırılan, gidip geri gelen biri çıktı: Sözüm ona “her şey şeffaf olacak, polis karakolları şeffaf olacak…” dedi, ölüyü diriltti, ayıp etti. Ama saydam’ı görmezden gelerek, dillerini pelteklete pelteklete “şeffaf” daha çok ayıp ediyorlar.

Hassasiyet: Dilimizde pırıl pırıl “duyarlık“, “duygunluk” , “duygululuk” gibi, değişik anlamlarda söyleniş karşılıkları olan bu Arapça sözcük de yeni çıktı piyasaya. Duygulu görünüyor, duygusal davranıyor ya da duygunluk gerektiren bir konu, duyarlılık gerektiren bir sorun… sözceleri, hiç düşünülmeden, anadiline özen gösterilmesinin bir toplumsal etkinleşim bilinci, dil gibi toplumsal bir kimlik belirgesine saygı gene göz önünde bulundurulmadan “hassasiyet”le karşılanmaya çalışılıyor.

Not: Bir teşekkür borcu. 16-17 Aralık 2001 günleri Ankara’da toplanan ülkemizde su sorunlarını tartışan bir topluluk, toplantılarının adını “Su konuştayı” olarak belirlediler. Genellikle ad kök ve gövdelerine getirilerek çoğullama yapan “tay” ekinden ve danış-tay, kurul-tay vb. örneklerden yararlandılar. “… konuştay“ın yaratıcılarını kutluyor, teşekkür ediyorum E.T

Türk Yazınında Nazım Hikmet

Kategori: DİL EDEBİYAT — turktale @ 3:11 pm

Türk Yazınında Nazım Hikmet

M. Okan Baba

Büyük sanatçıların kişiliği ortaya koyduğu ürünler ve uğraştığı sanat alanında yaptığı değişmelerle ölçülür. Nazım Hikmet’in Türk diline ve yazınına katkısı göz önüne alınınca onun kişiliği hakkında yeterince bir bilgiye sahip olabiliriz. Daha on üç yaşında bir yangın karşısındaki davranışını ve olayları dile getiriş biçiminin ilk izlerini bize verir. Ahmet Haşim ve Yahya Kemal gibi iki ustanın bakış açılarından şiire getirdikleri yanında, onun hece şiirden geliştirdiği, serbest koşuk biçimiyle Türk şiirinde yeni bir ufuk açmıştır. Kendisinden sonra gelen kuşaklardan günümüze değin bu biçimin sürüp geldiği düşünülürse onun sanatçı olarak Türk yazınına yaptığı katkı daha iyi anlaşılır.

Bir sanatçının kişiliği, yetiştiği ortamın ve döneminin olayları ektisinde oluşur. Nazım’ın yetiştiği aile ortamı buna çok uygundur. Ekin ve sanat beğenisi oldukça gelişmiş bir aile içinde yetişmiştir. Annesinin büyük babası Mustafa Celaleddin Paşa’nın (1828-1875) 1869′da yazdığı “Les Turcs Anciens et Moderns” adlı yapıt, döneminde önemli yankılar uyandırmış, Türklük tarihine yeni ufuklar açmıştır.

Hilmi Ziya Ülken “Çağdaş Türk Düşüncesi”adlı yapıtında bu konuda oldukça ayrıntılı bilgi vermektedir. Nazım’dan çok önce ölen büyük dedesinin, onun üzerindeki etkisi bilinmez ama özellikle bu ortamda yetişen annesinin etkisini yadsıyamayız.

Nazım’ın yanında yetiştiği büyük babası Nazım Paşa’nın hem şair hem Mevlevi oluşu, onun çocukluğunu derinden etkilediği kuşku götürmez. Nazım’ın ilk şiir denemelerinde bu etkiyi açıkça görüyoruz. Mevlana redifli şiiri bunun en güzel örneklerinden biridir.

Ebede set çektim perdeyi deldim
Aşkı içten duydum arşa yükseldim
İşte huzuruna secdeye geldim
Ben de müridinim işte Mevlana

Nazım bu konakta dönemin bütün gençleri gibi geleneklere göre yetişir. Gerek duygu, gerek düşünce yönünden ailenin bütün özelliklerine bağlıdır. Eğitimini de o zamanın geçerli olan okullarında yapar, deniz subayı olur. Fakat sağlığı nedeniyle askerlikten ayrılır. Bu dönemden sonra kendisini sanata ve edebiyata adar. Nazım’ın yetiştiği dönemde Tanzimat’ın kimi sanatçılarının yaşadığı gibi Servet-i Fünun sanatçıları derginin kapanmasından sonra eski hızlarını yitirmekle birlikte, kendi yollarında ürünlerini yayımlamayı sürdürüyorlardı. Tevfik Fikret’in toplumsal şiirleri bu dönemde çeşitli yerlerde yayımlanıyordu. 1908′den sonra yetişen kuşak Servet-i Fünun yolunu izliyordu. Fakat bunlar, Batıda gelişen yeni yazın akımlarına yabancı değillerdi. Baudlaire gibi Sembolist akımın getirdiği yeni serbest biçim anlayışı bu gençleri etkilemişti. Bunlar, Servet-i Fünun dilini kullanıyorlardı. Şiiri de günlük olaylardan uzak tutmaya çalışıyorlardı. Daha çok içe dönük, üzüntülü bireysel konuları işliyorlardı. Bunlar, Servet-i Fünun dergisi çevresinde şair topluluğu oluşturdular, adına “Fecr-i Ati” dediler. Fakat bu dönemin koşulları bu tür bir anlayışa uygun değildi. Bunun için bir süre sonra bu topluluk dağılmıştır. Bu topluluktan en güçlü kalem Ahmet Haşim’di.

Fecr-i Ati’nin İstanbul’da ürünler verdiği yıllarda Selanik’te Ziya Gökalp çevresinde toplanan birtakım gençler, “Genç Kalemler” dergisini çıkarıyorlardı. Bunlar dağılma sürecine giren Osmanlı Devletindeki azınlıkların kendilerini koruyacak, tanıtacak girişimleri karşısında yeni bir arayışa girmişlerdi. Tanzimat’tan beri gelen Türkçülük anlayışı bunlarda bir dil anlayış olarak ortaya çıktı. Daha sonra ulusal bir şiir sorununa dönüştü. Bunlar, kendi anlayışlarına göre toplumsal konuları dile getiriyorlardı. Kendisi bir önceki kuşaktan olmasına karşın yeni bir şiir arayan Mehmet Emin Yurdakul yalın bir dille toplumsal konuları işliyor, Türk şiirinin nasıl olması gerektiğini anlatıyordu. Genç Kalemler, ulusal konuları hece ölçüsüyle anlatmaya çalışıyordu. Balkan Savaşı, Birinci Dünya Savaşı ulusal şiirin gelişmesine yardım ediyordu. Böylece hece ölçüsüyle yeni ürünler veriyorlardı.

Bu sırada Avrupa’dan dönen Yahya Kemal yeni bir anlayışla Türk şiirini aruzla fakat yeni bir anlayışla işliyordu. Onun çevresinde toplananlar Dergah dergisini çıkarıyorlardı. Fakat Yahya Kemal katkısız şiiri arıyor, güncelden çok tarihsel içerikli bireysel duyguları dile getiriyordu.

Nazım böyle bir yazın ortamında ürünlerini vermeye başladı. Bunlar, çeşitli bireysel duyguları dile getiren şiir denemeleridir. Nazım’ın ilk yayımlanan şiiri “Serviliklerde” 1918′de Yeni Mecmua’da yayımlanmıştır:


Bir inilti duydum selviliklerde
Dedim burada da ağlayan var mı?
Yoksa tek başına bu kuytu yerde
Eski bir sevgiyi anan rüzgar mı?

Bu şiir o dönemde hececiler çevresinde büyük ilgi görür. Artık Nazım hece şiirini kullanan bir şair olarak yazın ortamına girer.

Bu dönemde Yahya Kemal’in eski dönemin duygularına dayalı şiirlerinin etkisiyle “Gönül” konulu bir şiir yarışması düzenlenir. Nazım bu yarışmaya şu şiiriyle katılır.Benim gönlüm bir kartaldır
Nerde güzel görsem ben
Haydi derim haydi saldır
Onun için kan dökmekten
Gagasının rengi aldır

Göklerinde tek yaşıyor 
Gönüllerin ilahıdır
Gönüllerle uğraşıyor
Her fırtına bir ahıdır
Açılınca kanatları
Gölgesiyle kaplanır yer

Bu şiir hece ölçüsüyle yazılmış birçok eksikliğine karşın ses ve duruşu söyleyişi, imge düzeni gönünden yenidir. Şiir söyleşi yönünden dikkat çekmiştir. Nazım’ın sanatında önemli bir dönüm noktası olmuştur. Nazım Hikmet bu döneminde “Kırk Haramiler Esiri” şiirini yazar. Bu dönemin en önemli ürünlerinden biri de “Yaralı Hayalet”tir. Fakat o günkü koşullarda Nazım (Vatan, Irkıma) gibi şiir denemeleriyle toplumsal konulara girer. Hece ölçüsüyle yaptığı bu çalışmalar, şiirde gelişmesini sağlar. Bu dönemde yazdığı “Yaralı Hayalet” artık usta bir şairin ürünüdür.

“Yaralı Hayalet” şiirini yazarken günün duygularını, adetlerini aldığı toplumsal eğitim içinde dile getirir. Bu şiir eski şiirimizin değişik öğelerini bir araya getirir. Hece ölçüsüyle düzenli nazım biçiminde ve mesnevi uyağında yazılmıştır.Bir gece bir odada dört arkadaş toplandık
Bir uzak ruya olan geçmiş günleri andık
Gözlerimiz yaşlıydı, gönüllerimiz mahzun
Hepimiz memleketten konuştuk uzun uzun
Dördümüzden iki Aydın uşaklarından
Efelerin kanıydı damarlarındaki kan

Onlardı en ziyade ağlayan için için
Bu hali nihayete erdirebilmek için
Bir sedefli tambura vererek küçüğüne
Dedim ki: “Kımıldanın, bu küskün haliniz ne?
Bir çal da dinleyelim, haydi sarı zeybeğim;
Canlansın gözümüzde yalçın dağların beyi”
Çaldı, tamburasından tarihin sesi geldi,
Dağlara yaslanarak sanki zeybek yükseldi.

Nazım kullandığı 14′lü ölçü ve uyak biçimiyle şiire geniş bir ses ortamı ve destansı bir söyleyiş kazandırmıştır. Bu şiirin sonuna doğru


Sen misin sarı zeybek? Sarı zeybek sen misin?
Zeybek sendeliyorsun! O ne? Soluyor benzin!
Yere, eskisi gibi hızlı vurmuyor dizin…

Bu dizeler artık serbest koşuğa geçişinin ilk adımlarıdır. Bu şiir o dönemde pek sevilir. Nazım, İstanbul’un işgali günlerinde şiirleriyle karşı koymaya çalışır. O günkü gençliğin önderi olur. Fakat İstanbul çekilmez duruma gelir. Bu sırada Anadolu’da Kurtuluş Savaşı başlamıştır. Nazım olanak bulur bulmaz Anadolu’ya geçer (1 Ocak 1921). Nazım Hikmet Anadolu’da gençliği “Kurtuluş Savaşı”na katılmaya çağıran şiirler yazar. Hep toplumunu, toplumunun acılarını hece şiirinin yeni biçimlerini kullanarak dile getirir.

Toplumuna karşı sorumluluk duygusu taşıyan bir kişi olarak Nazım, Anadolu’ya geçtiği zaman Spartaküslerle karşılanır. Onların düşüncelerinden etkilenir. Toplum sorunlarının yalnız savaş, tutsaklık olmadığını kavramaya çalışır. Bolu’ya öğretmen olarak atandığı zaman Anadolu’nun bütün geriliğini, açlığını, insanların bilinçsizliğini görür. Bundan derin bir acı duyar. “Kara Kuvvet” şiirini yazar:Asırlar var ki bu memleketin
En sade, en temiz gönüllerine
Göklerin ezeli nuru yerine
Zulmeti siniyor kara kuvvetin

Asırlardan beri bu kara kuvvet
Bir yara ki ruhumuzda kanıyor
Susuz bir kurt gibi homurdanıyor
Bir nura koşarsa eğer memleket

Bu şiir düzeni koşuk biçimlerinden sarmal uyakla yazılmıştır. Ölçüsü hecedir. Sesi ulusal yazının sesidir. Fakat artık bu bir hamasi şiir değildir. Konusu yönünden önceki ürünlerinden ayrılır. Bilgisizliğin toplumun gelişmesine engel olduğunu anlatır. İçerik bakımından şiire yeni bir boyut getirir. “Gericiliğin” yeni her düşünceyi boğmaya, yok etmeye çalıştığını belirtir.
Nazım’ın bu dönemde yazdığı “Meşin Kaplı Kitap” adlı şiiri hem biçim hem içerik bakımından farklıdır.
Sayfalar döndükçe bunlar hep birer birer
Doğrulup devrildiler
Ay battı güneş doğdu
Kalbimde ateş doğdu
Yaldızlı meşin kabı
Parçalanmış kitabı
Varsın gömülsün diye, bir ebedi uykuya
Attım bir kuyuya

Yazık yazık ki asırlarca aldandık
Karanlıkta çizilen izleri görmek için
Görüp yüz sürmek için
Yazık yazık bir çerağ gibi yandık

Efendiler, ağalar, evliyalar, keşişler,
Ebedi karanlığın boğulsun kollarında
Artık temiz ruhların aydınlık yollarında 
Sade bir din, bir kanun, bir hak işleyen dişler

Bu şiirin tümüyle incelendiği zaman ölçü yönünden 7 ve 14 heceyle yazıldığı, uyak yönünden o güne değin yazılan hece şiirinden farklı olduğu görülür.

Bu şiir içerik açısından o zamanki anlayışa bir meydan okuyuştur. Kuran hakkındaki düşüncelerini söyler. Bununla yetinmez “Kara Kuvvet” şiirindeki kara kuvvetin kim olduğunu burada açıklar. Ayrıca yeni anlayışına göre toplumda yöneten ve yönetilen iki sınıfın varlığını bize duyurur. Bu şiirle Nazım yeni şiirinin temel öğelerinin temelini koyar. Bu onun sanatında önemli dönüm noktasıdır.

Nazım Hikmet, Rusya’ya gittiği zaman serbest koşuk hakkında bir bilgisi olduğu gibi heceden geliştirdiği biçimle kendisine özgü bir serbest koşuk oluşturduğu görülüyor. Ancak, Moskova’ya gittiği zaman Konstrüktivizm ve Futurizm akımı çok yaygın bir durumdadır… Özellikle futuristler, adından da anlayışı benimsemişlerdir. Onlar geçmişte olan her kurala karşı, her yönlendireceğini savunan bir anlayışı benimsemişlerdir. Onlar geçmişte olan her kurala karşı, her şeyi yeniden kurma amacını güdüyorlardı. Ancak dilin bütün olanaklarından yararlanarak yeni bir şiir biçimi oluşturmaya çalışıyorlardı. Bu anlayış Nazım’ın arayışına uygun düştüğü için bu akımdan etkilenmiştir. Burada “Yeni Sanat” şiiri yazar:


Hey
Avanak!
Elinden o zırıltıyı bıraksana!
Sana
Üç telinden üç sıska bülbül öten
Üç telli saz
Yaramaz.

Üç telli saz 
Miliyonlarla ağzı
Bir tek ağızla
Güldüremez.

Üç telli saz
Dağlarla dalgalarla kitleleri
İleri
Atamaz.


Coşkun çalgıcı başı
Esiyor orkestram
Dağlarla dalgalarla dağ gibi dalgalarla dağ gibi dağ-lar-la

Bu şiir denemedir. Fakat geleneksel sanatın kuralları ve hece ölçüsünün dar kalıplarının yeni yaşamı anlatamayacağını, yeni dünya için yeni bir şiirin olmasının gerekliliğini ustaca anlatır. Bu yıllarda Nazım “Yalın Ayak”, “Açların Gözbebekleri” gibi şiirleri hep bu açıdan yazar. “Yalın Ayak”, Anadolu’daki bilisizliğin, yoksulluğun bir tablosudur.Kafamızda güneş 
ateş
bir sarık
Arık toprak arık
çıplak ayaklarımızda çarık

İhtiyar katırından 
daha ölü bir köylü
yanımızda
Yanımızda değil 
yanan kanımızda


ayı ini köyler
balçık kasabalar
kel dağlar aştık
işte biz o diyarı böyle dolaştık

Bu şiir hem yenidir, hem de Anadolu’nun durumunu yansıtır. Nazım birçok yapıtında dış dünyayı katıksız bir yansıtmayla anlatır. “Açların Gözbebekleri”aynı dönemin ürünüdür..Değil birkaç
değil beş on
otuz milyon

bizim

dizeleriyle başlayan bu şiir incelendiği zaman değişik bir bakışımın kullanıldığını görürüz. Fakat yansıtmacı bir anlayışla güzel ve etkili bir tablo çizer. Vala Nurettin bu şiirin 1922′de Moskova Üniversitesine gittikleri ilk aylarda yazıldığını anlatır. Nazım’ın bu dönemde yazdığı şiirler İstanbul’a ulaşınca Ahmet Haşim “Yeni Sanat” şiirini boğuşarak uzun müddet yüzmüş bir adamın ter ü taze uzviyeti, kıpkırmızı derisi, değişmiş sesi ve çehresiyle İstanbul sahiline çıkıverdi… Nazım Hikmet dev elleriyle eski musiki kutusunu sarp kayalara çarpıp parçalayarak yeni nazmının, havaya gürültülü atıştan fıskiyeler gibi fışkıran korkunç ve tatlı musikisini vücuda getirmiştir… Nazım Hikmet serbest nazım fikrini hece vezninde neşv ü nema etmiştir.” (Akşam nr. 2145, 28 Eylül 1924) Böylece onun şiirde yaptığı bu yenilik edebiyat çevresinde kabul gördüğü anlaşılıyor.

Nazım Hikmet 1929′da “835 Satır” adlı şiir kitabı çıktığı zaman “Ahmet Haşim-Yahya Kemal- Faruk Nafiz Çamlıbel gibi yolların ustası olanlara, başka bir yolun ustası olacak yeni bir emek eklenir: Nazım Hikmet” (50 Yılın Türk Edebiyatı- Rauf Mutluay,s.177)

Bütün bunlardan sonra Türk şiirinde Nazım’ın yeni bir akımın öncüsü olarak görürüz. Bundan sonraki kuşaklar genel olarak bu biçimin etkisinde ürünlerini verirler. Ayrıca toplumsal gerçekçi bir akım olan Türk yazınında böylece yerini alır.

Nazım Hikmet, daha sonra ortaya koyduğu ürünlerde, imge bakımından Türk şiirine zenginlik kazandırır. O bu ürünleri oluşturulan geleneksel Türk şiirinin bütün öğelerinden yararlanır. Hem izlek yönünden bunları alıp yeni bir düzenle söyler hem de olayları bunlara dayanarak açıklar. Melih Cevdet Anday bir yazısında toplum sorunlarını anlatmak için tarihten yararlanmayı önerir. Nazım, “Kerem Gibi”, “Simavna Kadısıoğlu Şeyh Bedrettin Destanı” gibi şiirlerde günceli anlatmak için tarihsel konulardan yararlanır. Jokond ile Si-ya-u, “Tarantababu’ya Mektuplar” gibi ürünlerde artık yalnız kendi toplumunu değil evrensel konuları işler. Bunlar da dünya tarihinin konularından, söylenbilimden esinlenerek yazılmış yapıtlardır.

Nazım; üzerine en çok yazılan sanatçılardan biridir. Onun üzerine yeni yeni ürünler yazılacaktır. Çünkü Nazım iyice anlaşılmadan çağdaş yazınımızın bir yanı boş kalacaktır.

Kitaplardan

Kategori: DİL EDEBİYAT — turktale @ 3:10 pm

Kitaplardan
Kitaplara

Muzaffer Uyguner

Okuyabildiğim kitaplardan kimilerini okurlara tanıtmak istiyorum, bu yazıyı okuyanlardan kimileri bu kitapları okumuşlardır kuşkusuz. Onların da okumadıkları bulunabilir bunların arasında.ALİ YÜCE İNGİLİZCEDE

Değerli ozanımız Ali Yüce, kendine özgü bir şiir anlayışındadır. Bu şiirleri dergilerde ve kitaplarında okuruz, okumaktayız. Bu şiirlerden kırk üç tanesi İngilizceye çevirildi ve ABD’nde yayımlandı. Sinan Toprak ve Gerry LaFemina tarafından İngilizceye çevirilen bu şiirler Voicie Lock Puppet adlı bir kitapta okura sunulmuştur.

Kitaptaki şiirler, sol sayfada Türkçesi ve sağ yanda da İngilizcesi olmak üzere okura sunulmuştur. Kitabın başında Ali Yüce’nin kitaplarının Türkçe ve İngilizce adları verilmiştir. Sinan Toprak, Ali Yüce’yi ve şiirlerini tanıtan bir giriş yazısı yazmıştır. Bu yazıda Ali Yüce ve şiiri çok güzel tanıtılmıştır. Kitabın arka kapağında da Yüce’nin yaşamı ile ilgili yazı bulunmaktadır; bu yazıda, şiirleri çevirenler de kısaca tanıtılmıştır. Çevrilen şiirlerden bir kaçının Türkçe adları şöyledir: Yağmur Tiryakisi, Telgraf, Kirmen, Boyundan Utan Darağacı, Tuba, Yolluk, Ergenlik Çağı, Karanlığı Söndürmek, Üşüme, Elektronik Uygarlık, Kırk Kilitli Sandık, Öpüşmeler, Sözcükler Dil Çiçeklerim, Aşklar da Yıkanır, Ben Yıkarım Mendilimi Sömürgeler Kirletir…
Ali Yüce şiirlerinin daha çok çevirilmesini isterim.
KARŞI PENCERE

Ömer Faruk Toprak’ın öykülerinin tümü diyebileceğimiz bir kitap Karşı Pencere. Toprak, öykülerinden kimilerini sağlığında iki kitapta toplamıştı: Karşı Pencere (1975), Gönen Öyküleri (1979). Kültür Bakanlığınca yayımlanan bu kitapta, bu iki kitaptaki öykülerin yanında “Nerede Olursan Ol Yaşamayı Sev” ve “12 Mart Öyküleri” ana başlıklarıyla verilen öyküleri de yer almaktadır.

Toprak, Karşı Pencere’deki öyküleriyle toplumsal yaşamımızın çeşitli olaylarını öyküleştirmiştir. Gönen Öyküleri’nde ise çocukluğunun bir bölümünün geçtiği Gönen anılarını ve olgularını öyküleştirmiştir. 12 Mart Öyküleri bölümünde yer alan üç öyküde ise toplum yaşantımızdaki önemli bir olayın yansımalarını görüyoruz.

Toprak, öykülerini güzel bir öyküleme yöntemiyle yazmıştır. Kişi ve çevre betimlemeleri yerli yerinde ve belirli bir ölçü içinde verilmiştir. Öyküler, kısa tümcelerle yazılmıştır. Öykülerde toplumsal olaylar ve olgular çıkmaktadır karşımıza. Bu olayların kimilerinin yaşanmış izlenimi sezmekteyiz. “Birdenbire Açılan Pencere” öyküsünde, öykü yazarı bir kadının öykü anlayışını anlatırken ortaya konulan kimi anlatılarda, onun öykü anlayışını sezmekteyiz: “yazılıştaki içtenliğe bakılırsa, sanki yazarın kendi başından geçmişti bu olay… Bu öykülerde, birinci kişi hep kendisi idi.” Gerçekten de birçok öyküde birinci kişi hep ben”idi. “Kitabınızı biraz önce aldım. Sondan bir önceki öyküyü okudum çok değişik bir açıdan sanki kendinizi anlatıyorsunuz”. Yazar kadın şöyle yanıtlar bunu: “Ne biliyorsunuz kendimi anlattığımı? Ben bütün öykülerimi kendi başımdan geçmiş gibi yazarım”. Bu son yanıtsal tümce, Toprak’ın görüşünü çok iyi yansıtmaktadır. Öyküleri okuduğumda bu izlenimi edindim.

Bu toplu kitapta yer alan öykülerin tümündeki öykülerde diyebilirim, kendi başından geçmiş gibi anlatım vardır. Böylece olayları ve olguları gerçek yönleri ile sezmiş oluruz. Çok yalın bir anlatımı, kısa tümcelerle kurulmuş kurgusu vardır. Öyküler toplumumuzdaki olayların ve olguların birer aynası sayılabilir.KASKETİN YERİ

Perihan Ergun, Kasketin Yeri adlı kitabındaki yedi öyküsünde de toplumumuzdaki yaşantılardan yola çıkmıştır. Toplum yaşantımızdaki gerçek durumları yansıtmaktadır bu öyküler. Asker oğlunu görmek için gittiği yerde, ilgili subayın karşısında bekleyen ve kasketini çıkardığı halde onu koyacak yer bulamayan bir adamın, kasketini ayaklarının yanına koyması durumu anlatılmıştır. ” Kasketin Yeri” öyküsünde. Akasya Gövdesindeki Labada öyküsünde, durum, Burgaz adasındaki doğal durum ve doğanın nasıl yok edildiği ortaya konmuştur. Bu öykü bir akasya ağacının devrilmiş gövdesinde yaşam savaşı veren bir labadanın öyküsü gibi görünse de, gerçekte doğanın anlalışsız olarak yok edilmesi gerçeğini ortaya koymakta ve doğadaki bitki ve ağaçların nasıl bir yaşam savaşı verdiğini, bunun görmezlikten gelindiğini vurgulamıştır. “Tutukevinde Doğum” öyküsünde, evlerindeki kitaplar yüzünden tutukevine düşen karı kocadan biri olan kadının ne koşullarda doğum yaptığını, kitapların da suç öğesi olduğunu anlatmaktadır. “Tek Ayaklı Kumru” da insanın kuş sevgisini ve kuşun da insana nasıl yaklaştığını anlatıyor. “Sütçü Mehmet”, okumak isteyen okuma olanağı bulamayıp sütçülük yapan bir gencin, bir ailenin yardımı ile okuyup üniversiteyi bile bitirdiğini ve sonunda nasıl bir yere geldiğini önümüze sermekte ve insancıl yardımların sonuçlarını göstermektedir. “Kapkacak Değsin” bir kent otobüsünün durumunu ve orada tanışan insanların nasıl birbirine yakınlaştığını bunun yanında bazı kişilerin de nasıl ters davranışlar gösterdiklerini vurgulamakta insan davranışlarının tersliklerini ortaya koymaktadır. “Sokaktaki Çocuklar” öyküsünde, sokağa itilmiş bir çocuğun ne durumlara düştüğü ve neler, ne kötülükler yaptığını anlatmaktadır.

Perihan Ergun, gözlemlediği toplumsal durumları öyküleştirmiştir. Klasik öykü anlayışı ile, ama uzun tümceler kurarak yazmıştır öykülerini.SELİM NÜZHET GERÇEK

M. Türker Acaroğlu ilk derleme müdürü olan Selim Nüzhet Gerçek’i onun adını verdiği kitabında tanıtmıştır bizlere. Kitapta Gerçek’in yaşamı, yapıtları üzerinde durulmuş ve kitaplarına girmemiş yazılarından seçilen kimi yazılara yer verilmiştir. Gerçek’in kendi yazdığı kitaplar ile çeviri kitapları basılmamış kitapları, sahnelenmiş oyunları üzerinde durulmuş, kitaplarına girmemiş yazılarının listesi ve ayrıca kaynakça verilmiştir. Kitaplarına girmemiş yazılarından 32 tanesi de kitapta yer almıştır. Böylece, bugün çok önemli bir yeri olan derleme işlerinin ilk emekçisi anılmış ve tanıtılmıştır.

Bilindiği gibi, Abdülhak Şinasi Hisar’ın kardeşi olan Selim Nüzhet Gerçek (1891-1945), yayınları derleme olgusunun yaratıcısı ve kurucusudur. Onun ortaya koyduğu kurallar bügünkü derleme işlerinin düzgün gidişini sağlamıştır. Derleme işlerinin kurucusu olarak Gerçek’i anma ve tanıma olanağı ortaya konulmuştur bu kitapta.BU DÜNYA HEPİMİZE YETER

Hikmet Kurter, çocuk oyunu olarak yazdığı Bu Dünya Hepimize Yeter adli kitabında yeryüzündeki yaşam düzenini ve düzensizliğini bize anımsatmakta ve oyun düzeni içinde ne gibi olumsuzlukların bulunduğuna dikkatimizi çekmektedir. Çocuk oyunu olarak yazmasının bir nedeni de durumu o yaşlarda tanımak ve ona göre düzen tutmaktır. Kitabın başına Dr. Paul Ehrlich’in şu sözünü koymuştur: “Sorun ya onlar ya biz değil. Onlar ve biz hep beraber”. İki bölümden oluşan bu oyunda bencil olmamak gerektiğini ve yaşamda herkesin payı ve yeri olduğunu insan ve insan dışı canlılardan da kişilerle ortaya koymuştur. Böyle bir gerçeği ortaya koyan oyun, herkesin kolayca anlayacağı bir kurgu ve anlatı ile ortaya konulmuştur.

………………………………………………..
1- Sinan Toprak – Gerry LaFemina (çeviren), Voice Lock Puppet, Ali Yüce’nin İngilizce şiirleri, Orchises yayını Washington (ABD), 2002,95 sayfa.
2- Ömer Faruk Toprak, Karşı Pencere, Öyküler, Kültür Bakanlığı Yayını, Ankara 2001, 272 sayfa.
3- Perihan Ergun, Kasketin Yeri, Öyküler, Scala yayını, İstanbul 2001, 67 sayfa.
4- M. Türker Acaroğlu, İlk Derleme Müdürü Selim Nüzhet Gerçek, İnceleme, Kültür Bakanlığı Yayını, Ankara 2001, 156 sayfa.
5- Hikmet Kurter, Bu Dünya Hepimize Yeter, Çocuk Oyunu, İsim Yayınları, İstanbul 2001, 48 sayfa.

Önceki Yazılar»

WordPress.com'dan blog alın.